Yılın En Prestijli Filmlerinden The Secret Agent (Gizli Ajan) Oscar Yarışı Öncesinde Ülkemiz Seyircisiyle Buluşuyor.
Yazı: Erdem Tatar

Ödül sezonunun göbeğinde sayıldığımız şu günlerde birbirinden prestijli filmler sinemaseverlerin beğenisine sunuluyor. The Secret Agent (O Agente Secreto), ya da ülkemizde gösterilecek adıyla Gizli Ajan, bu yıl Cannes’dan Altın Küre’ye uzanan geniş bir hatta ödüllerle taçlandırılmış bir yapım. Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yönetmen dahil aldığı ödüllerle festivalin en çok konuşulan filmlerinden biri olan yapım, uluslararası eleştirmen birliklerinden gördüğü ilgiyle Oscar yarışına da iddialı bir giriş yaptı. Bu ölçekte teveccüh görmüş bir politik gerilimi sinema salonunda deneyimlemek, günümüz seyircisi için gitgide nadirleşen bir ayrıcalık.
Gizli Ajan’ı türünün modern örneklerinden ayıran en kuvvetli hususlar, nüanslara verdiği değer ve slogan atmadan da siyasi bir duruş ortaya koyabilmenin biricikliğini hatırlatması. Film Brezilya’da geçiyor olabilir; ancak cunta darbelerinin izini toplumsal hafızasında taşıyan coğrafyaların seyircisi için anlatılan hikâye fazlasıyla tanıdık. Bu ortak hafıza, filmi yalnızca tarihsel bir anlatı olmaktan çıkarıp duygudaşlığa dönüştürüyor.

Politik gerilim janrından filmlerin düşebileceği tuzaklar keskin kutuplarda gizlidir: ya ajitasyon düzeyine varan bir vicdan baskısı ya da steril bir tarih anlatısı uğruna tercih edilen kimliksizleşme eğilimi filmi ele geçirir ve tüm büyü bozulur. Gizli Ajan, bu iki uç arasında sıkışmadan meramını anlatabilmesiyle değer kazanıyor. Film, cunta baskısını kanlı bir demir yumruk olarak değil; solunan havaya karışmış, tenlere nüfuz etmiş, kaçışı olmayan bir tehdide dönüştürerek sunuyor. Asıl mesele şiddetin kendisi değil, onun gündelik hayatın dokusuna sızma biçimi. Toplumsal sindirilmenin en ürpertici hali de burada yatıyor.

Narcos dizisinde Pablo Escobar rolüyle küresel şöhrete kavuşan Wagner Moura’nın canlandırdığı Armando, alışkın olduğumuz türden bir “direnişçi” değil. Direnişin çatışmaya indirgenmeyecek boyutta bir hakikat olduğunu hem yaşadıklarıyla hem de tepkileriyle kanıksatmayı başaran bir figür. “Hedefteki akademisyen” sıfatı, cuntanın bireylerden öte zihinlerde gerçekleştirmeyi arzuladığı esas darbenin kodlarını içinde barındırıyor. Moura’nın kazandığı ödüllerin her birinde “kıskaçtaki adam” portresini canlandırırken ortaya koyduğu nüansların izi mevcut. Bir karakteri kağıt üzerinden alıp cismanileştirmek değil, beşeri kılmak gerçek mesele ve Moura bu kudretli metnin tüm kırılganlığını performansında taşıyor.
Yönetmen Kleber Mendonça Filho, bıçak sırtında ilerleyen bu politik gerilimi neredeyse üç saate yaklaşan süresine rağmen diri tutmayı başarıyor. Metnin gücü kadar kurgunun akıcılığı ve mekân kullanımındaki ustalık da filmin seyrini besliyor.
Benzer tarihsel yaralara sahip toplumların seyircisi için bu tür filmler sıradan bir seyirlik değil, kolektif hafızayla hasbihâldir.

Geçmişten alınmayan derslerin kırık notlarıyla hiçbir toplum medeniyet mücadelesinden mezun olamaz.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





