İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Die Blutgräfin: Isabelle Huppert’lı Gotik Bir Masal

Ulrike Ottinger’in yönettiği ve başrolünde Isabelle Huppert’ın yer aldığı Die Blutgräfin (The Blood Countess), Berlinale Special Gala bölümünde dünya prömiyerini yapmaya hazırlanırken, Avrupa sinemasının en dikkat çekici projelerinden biri olarak öne çıkıyor. Avusturya, Lüksemburg ve Almanya ortak yapımı olan film, vampir mitolojisini tarih, ironi ve görsel ihtişamla yeniden yorumlayan özgün bir anlatı sunuyor.

Film, efsanevi “Kan Kontesi” Elizabeth Báthory’yi merkeze alıyor. Isabelle Huppert, yüzyıllar süren bir “güzellik uykusundan” uyanarak yeraltı dünyasından yeniden sahneye çıkan Kontes’i canlandırıyor. Yanında sadık hizmetçisiyle birlikte, vampirler âlemini tehdit eden gizemli bir kitabın ve ölümsüzlüğün simgesi kırmızı yaşam iksirinin peşine düşüyorlar. Bu barok yolculuk Viyana sokaklarında ilerlerken, hikâyeye beklenmedik takipçiler eşlik ediyor: vejetaryen bir yeğen, onun terapisti, iki vampiroloji uzmanı, bir polis müfettişi ve birbirinden tuhaf karakterler.

Ortaya çıkan tablo, klasik bir korku anlatısından çok; gotik, kara mizahla örülmüş, stil sahibi bir vampir bilmecesi.

Ottinger ve Jelinek’ten Görsel Olarak Cesur Bir Anlatı

Filmin yönetmen koltuğunda, Alman Yeni Dalgası’nın en özgün isimlerinden Ulrike Ottinger oturuyor. Senaryo ise Ottinger ile, Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Elfriede Jelinek imzası taşıyor. Bu birliktelik, filmin yalnızca anlatı değil, dil ve yapı açısından da alışılmışın dışında bir deneyim vaat ettiğinin güçlü bir göstergesi.

Oyuncu kadrosunda Huppert’a Birgit Minichmayr, Lars Eidinger, Thomas Schubert ve André Jung eşlik ediyor.

Kan Kontesi Kimdir?

Elizabeth Báthory: Efsane, Komplo ve Kanlı Bir Ün Arasında

Efsane ile spekülasyonun iç içe geçtiği bir figür olan Elizabeth Báthory, tarihe “Kan Kontesi” adıyla geçti. 16. ve 17. yüzyıllarda yüzlerce genç kadına işkence ettiği ve onları öldürdüğü iddiasıyla anılan bir isim. Ancak bu karanlık şöhretin ne kadarının gerçek, ne kadarının siyasi hesaplaşmalar ve düşmanlıklar sonucu şekillendiği bugün hâlâ tartışmalıdır.

Elizabeth Báthory

Elizabeth Báthory (1560–1614), dönemin en güçlü Macar aristokrat ailelerinden birine mensuptu. Hakkındaki anlatılar iki uç arasında salınır: Kimi kaynaklarda acımasız, sadist bir katil; kimilerinde ise servetine ve topraklarına göz diken akrabalar ile siyasi rakiplerin kurbanı olan bir kadın. Efsaneye göre Báthory, gençliğini ve güzelliğini korumak için bakire kızların kanıyla yıkanıyordu. Bu inanış, onu ölümsüz kılmadı belki ama adını tarihe silinmeyecek şekilde kazıdı.

Bugün Slovakya sınırları içinde kalan Čachtice Kalesi’nin harabeleri, Báthory efsanesinin en güçlü mekânsal simgelerinden biri olarak hâlâ ayakta durur. Buna rağmen modern araştırmalar, Kontes’e atfedilen suçların büyük ölçüde abartılmış olabileceğini öne sürüyor. Bazı tarihçiler, dönemin tanıklıklarının işkence altında alındığını ve davanın bir komplo niteliği taşıdığını savunuyor. Yine de bu tartışmalar, kanlı efsanenin peşinden giden ziyaretçilerin Macaristan, Slovakya ve Avusturya’daki kale, mezar ve müzeleri dolaşmasına engel olmuyor.

Şiddetle Gölgelendiği Söylenen Bir Çocukluk

Báthory, 1560 yılında bugünkü Macaristan sınırları içindeki Nyírbátor’da, Transilvanya’yı da kapsayan geniş topraklara hükmeden son derece zengin bir hanedanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak ayrıcalıklı bu hayatın, erken yaşlardan itibaren şiddet ve sağlık sorunlarıyla gölgelendiği öne sürülür. Araştırmacılara göre çocukluk döneminde epileptik nöbetler, ani ruh hâli değişimleri ve şiddetli migrenler yaşamıştır.

Dönemin sert toplumsal yapısı içinde şiddete tanıklık etmesi de olağandı. Hizmetkârların dövülmesi günlük hayatın parçasıydı; altı yaşındayken bir infaza tanık olduğu bilinir. Henüz 13 yaşındayken, başka bir nüfuzlu Macar ailesinden gelen Kont Ferenc Nádasdy ile nişanlandı; iki yıl sonra evlendiler ve bu evlilikten dört çocukları oldu.

Evlilik, İktidar ve Karanlık Etkiler

1575’te evlenen çift, Batı Macaristan’daki Sárvár’a taşındı. Ferenc Nádasdy, savaş meydanlarında ün kazanmış, acımasızlığıyla bilinen bir askerdi. Bazı anlatılara göre, eşini işkence yöntemleriyle tanıştıran da oydu. Nádasdy Kalesi, bu iddialarda pek çok zulmün sahnesi olarak anılır.

Efsaneye göre Nádasdy, eşinin “eğlencesi” için genç bir kızın bala bulanarak böceklere terk edilmesini emretmiş; Báthory’ye, hizmetkârlarını cezalandırması için dikenli eldivenler hediye etmiştir. Bu karanlık çevreye bir de halası Clara Báthory eklenir. Kontes’i cinsel ritüellerle, büyücüler, cadılar ve simyacılardan oluştuğu söylenen gizli bir çevreyle tanıştırdığı iddia edilir.

Tüm bu anlatılar, Elizabeth Báthory’yi yalnızca tarihsel bir figür olmaktan çıkarıp, vampir mitolojisinin temel taşlarından birine dönüştürür. Sinema, tiyatro, opera, televizyon dizileri ve video oyunlarına ilham veren bu figür, bugün hâlâ kesin bir hükme varılamayan nadir karakterlerden biridir.

Kan Kontesi, belki de tam bu belirsizlikte yaşamaya devam ediyor: Gerçek ile efsane arasındaki o kanlı, karanlık boşlukta.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×