İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aynı Bedende İki Kişi: Dr. Jekyll ve Bay Hyde 

Robert Louis Stevenson, 1886 yılında yayımlanan ince ama sarsıcı bu kısa romanıyla yalnızca bir Gotik gerilim klasiği değil, modern psikolojinin “bilinçaltı” kavramını şekillendirmesinden on yıl önce, insan ruhunun ikili yapısına ilişkin belki de edebiyat tarihinin en etkili metaforunu armağan etti. Dr. Jekyll ve Bay Hyde: Tuhaf Bir Vaka, bugün artık sıfat-tabi şeklinde kullanılacak kadar dile yerleşmiş — birinden “Jekyll ve Hyde gibi” diye söz ettiğimizde, kelimelerin arkasında Stevenson’ın çizdiği o Sisli Londra sokakları, o paslı kapı tokmağı ve laboratuvar masasında köpüren o iksir vardır.

Yazı: Halenaz Ekmekçiler

Anlatının Sırlarını Arkasında Gizleyen Kapı

Romanın açılışı, edebiyatımızın en sessiz girişlerinden biridir. Olaylar ne bir cinayetle ne bir çığlıkla, yalnızca Avukat Bay Utterson’ın pazar yürüyüşüyle başlar. Stevenson, bizi Londra’nın “davetkâr bir biçimde sıralanan dükkân vitrinleriyle” parıldayan bir caddesinden geçirir; ama hemen ardından dikkatimizi şu ayrıntıya çevirir:

“Köşeden iki kapı ileride, sol yanda, doğuya giden tarafta bulunan bir avlu girişi bu düzenli sırayı bozuyordu… Ne bir zili ne bir tokmağı olan kapının boyaları kabarmıştı ve darbe izleri göze çarpıyordu.”

Bu kapı, romanın yapısal sembolüdür: Saygıdeğer bir caddenin içinde gizlenen, ama sırrını dışa vuran bir yarık. Kapının ardında ne olduğunu öğrenmek için yüz küsur sayfa boyunca, sis ve tedirginlikle sarılı bir Londra’da Utterson’la birlikte dolanırız. Stevenson, romanın “sırrını” — yani Jekyll ile Hyde’ın aynı kişi olduğunu — okurun çok büyük bir kısmının zaten bildiği bir devirde bile, hâlâ ilk kez okuyan için saklı tutmayı başaran nadir yazarlardandır; çünkü okuru sürükleyen şey kimliğin açığa çıkması değil, bu dönüşümün açıklanmasıdır.

İkiye Bölünmüş İnsan

Romanın can damarı, son bölümdeki Jekyll’ın itirafnamesinde atar. Bu bölüm, bir Gotik kurgudan ziyade felsefi bir denemeye benzer; Stevenson burada hikâye anlatmayı bırakıp doğrudan tezini koyar:

“İnsan, gerçekte bir değil, iki kişidir. İki diyorum, çünkü kendi bilgim bunun ötesine geçemiyor. Başkaları aynı konuda beni izleyecek ve beni de geçecektir.”

Bu cümle, 1886’da yazılmış olmasına karşın, Freud’un “id–ego–süperego” modeli, Jung’un “gölge” arketipi, hatta çağdaş bilimkurgunun ikilik temalı anlatılarını da önceler. Jekyll’ın trajedisi içindeki kötülüğü fark etmesi değildir; Stevenson onu basit bir “kötü doktor” yapmaz. Trajedi, Jekyll’ın bu iç çatışmadan kurtulmak için kötülüğü kendinden koparıp dışarıya, bir bedene yerleştirmeye kalkışmasıdır: “Eğer bunların her biri, diyordum kendi kendime, farklı kimliklere yerleştirilebilseydi, yaşam, onu dayanılmaz kılan her şeyden kurtulabilirdi.”

Bu cümle, Viktorya dönemi insanının en derin fantezisidir: Saygın yüzünü hiç bozmadan, arzularını başka bir bedende yaşayabilmek. Stevenson’ın dehası, bu fantezinin tam da kendi gerçekleşme anında bir lanete dönüştüğünü göstermesidir. Hyde, Jekyll’ı özgürleştirmez; tersine, onu hapseder.

Viktoryen İkiyüzlülüğünün Aynası

Romanı sadece bir psikolojik fabl olarak okumak, onun toplumsal damarını gözden kaçırmak olur. Stevenson, sıkı kıyafetleri, kapalı perdeleri ve dışa vurulmamış arzuları olan bir çağda yazıyordu. Bay Utterson’ın ilk tasvirinde bile bu sıkıştırılmışlığın izleri vardır:

“Tiyatrodan zevk almasına rağmen yirmi yıldır tiyatronun kapısından içeri adım atmamıştı.”

Bu tek cümle, koca bir kuşağın ahlak anlayışını özetler: Zevki bilmek ama yaşamamak. Jekyll’ın “ikili yaşamı” da aslında bireysel bir sapma değil, sınıfının evrensel hâlinin abartılmış bir versiyonudur. Saygın hekim gündüzünü hayır işleriyle, gecesini gizli zevklerle geçirir; iksir, bu ayrımı yalnızca biyolojik kılar. Stevenson, meseleleri ahlaklı/ahlaksız, doğru/yanlış şeklinde yargılamak yerine, ahlakın bir cephe olarak kullanılmasını yargılar.

Bay Hyde: Kötülüğün Bedensel Hâli

Hyde’ın romana girişi unutulmazdır. Onu önce bir bedenden çok bir etki olarak tanırız: Bay Enfield, küçük bir kızı çiğneyerek geçen adamı anlatırken şöyle der:

“Bir adama benzemiyordu; adeta lanet olasıca bir Juggernaut gibiydi.”

Hyde’ı görenler hep aynı şeyden yakınır: Tarif edilemeyen bir tiksinti, bir biçimsizlik duygusu, ama parmak basılabilir hiçbir kusur yoktur. Stevenson, kötülüğü yüze yazılmış bir şey olarak tarif etmeyi reddeder; onun yerine kötülüğü algıdaki bir rahatsızlık olarak yerleştirir. Jekyll’ın kendi itirafından öğreniriz ki, Hyde’ın küçüklüğü ve genç görünümü tesadüf değildir:

“Bu kötü yan, onda dokuzu çaba, erdem ve denetim üzerine kurulmuş olan bütün yaşamım boyunca çok daha az çalışmış, çok daha az yorulmuştu. Ve bundan dolayı… Edward Hyde, Henry Jekyll’dan çok daha küçük, çelimsiz ve genç biri olmuştu.”

Yani Hyde, Jekyll’ın bastırılmış, yaşlanmamış, içine atılmış kötülüğüdür. Onun “gençliği,” içinde yaşatılmamış olmasından gelir. Bu, romanın belki de en zekice imgesidir.

Bir Şehrin Atmosferi

Sis, gaz lambası, dar avlu, geç saatte çalan kapı… Stevenson’ın Londra’sı bir mekândan çok bir ruh hâlidir. Şehir, Jekyll’ın iç dünyasının dış manzarasıdır: Saygın cadde ile arka kapı, aynı binanın iki yüzü olduğu gibi, Jekyll ile Hyde da aynı kişinin iki yüzüdür. Stevenson, romanın atmosferini özenle dokur; öyle ki bugün “Gotik Londra” deyince zihnimizde canlanan o görüntünün önemli bir kısmı bu kısacık romandan miras kalmıştır.

Sonuç: Eskimeyen Soru

Dr. Jekyll ve Bay Hyde, yüz otuz küsur yaşına rağmen tazeliğini kaybetmemiştir; çünkü sorduğu soru hiç eskimedi: İçimizdeki “öteki” ile ne yapacağız? Bastıracak mıyız, salıverecek miyiz, tanıyıp anlamlandıracak mıyız? Stevenson, bu soruya net bir yanıt vermez; yalnızca cevapsız bırakmanın bedelini gösterir. Romanın kapanışı, edebiyatın en hüzünlü itirafnamelerinden biridir; çünkü Jekyll’ın gerçek trajedisi Hyde’a dönüşmesi değil, Hyde’ın kendi parçası olduğunu kabullenmek zorunda kalmasıdır:

“Hâlâ içimde uyuyan hayvanın düşüncesinden nefret ediyor ve korkuyordum.”

İşte bu “içinde yatan hayvan” — terbiye ettiğimizi sandığımız, görmezden geldiğimiz, ama hiç ölmeyen, sadece çeşitli kılıflara bürünen hayvan, insanın dürtüsel tarafı— Stevenson’ın bize bıraktığı asıl mirastır. Kapı hâlâ oradadır; paslı tokmağıyla, üstünde darbe izleriyle durur. Stevenson o kapıyı kilitlemez, açık bırakmaz; yalnızca gösterir ve bizi onun karşısında yalnız bırakır. Artık kapıyı açıp açmamak okurun seçimidir.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

Yorumlar kapatıldı.

×