İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İşsizliğin Anatomisi: Park Chan-wook’tan Zarafetle Vahşet Arasında Acımasız Bir Kara Mizah

Film okuluna ilk adım attığım yıl Oldboy, bizim için yalnızca bir film değil, başlı başına bir ders programıydı. VCD’lerin döne döne izlendiği, sahnelerin durdurulup kadraj kadraj incelendiği o yıllarda Park Chan-wook sinemasının ne demek olduğunu öğrendik. Aradan geçen onca zamana, değişen teknolojilere ve kaybettiğimiz büyük ustalara rağmen, Park Chan-wook hala ayakta. Hatta belki de tam bu yüzden, bugün onu pamuklara sararak izlememiz gereken yaşayan en kıymetli yönetmenlerden biri olarak anmak gerekiyor. David Lynch’in, Béla Tarr’ın ardından sinemanın bu sert ama zarif sesine daha dikkatle kulak kesilmek şart.

No Other Choice / Başka Yolu Yok, Park Chan-wook’un filmografisinde bu ustalığın hala ne kadar diri olduğunu kanıtlayan bir film. Donald Westlake’in 1997 tarihli The Ax romanından uyarlanan yapım, çağımıza fazlasıyla tanıdık bir yerden konuşuyor: işsizlik, güvencesizlik ve insanın sistem karşısında yavaş yavaş çözülüşü. Yıllarca çalıştığı kağıt fabrikasından “verimlilik” ve “yeni teknolojiler” gerekçesiyle çıkarılan Man-soo, orta sınıf konforunun ne kadar kırılgan olduğunu acı bir şekilde deneyimliyor. Aylar süren işsizlik, bastırılmış öfke ve çaresizlikle birleştiğinde ise ortaya ahlaki sınırların hızla silindiği karanlık bir yolculuk çıkıyor.

Park Chan-wook’un farkı, bu hikayeyi yalnızca sistem eleştirisi olarak bırakmaması. Costa-Gavras’ın 2005’te aynı romandan uyarladığı film daha çok politik ve gerilim eksenli bir hatta ilerlerken, Park Chan-wook insan ruhunun karanlık girintilerine doğru cesur bir dalış yapıyor. Man-soo’nun nazik, düzenli, neredeyse silik bir yöneticiden acımasız bir katile dönüşümü; soğukkanlı bir planlamayla değil, adım adım, neredeyse ürkütücü bir doğallıkla gerçekleşiyor. En sarsıcı olan da tam olarak bu: Şiddet bir patlama anı değil, sistemin içinden sessizce sızan bir sonuç gibi duruyor.

Yönetmenin alametifarikası olan nevi şahsına münhasır kadrajlar, bu dönüşümü görsel olarak da derinleştiriyor. Mimari, boşluklar, açık alanlar ve steril ofisler; insanı yutan bir düzenin parçası hâline geliyor. Zarafetle vahşetin —estetikle örülmüş, kanlı ama asla rastgele olmayan bir vahşetin— kusursuz bir ahenkle dans edişine tanık oluyoruz. Park Chan-wook’un kamerası, kontrol ile delilik arasındaki ince çizgide ustalıkla geziniyor.

Bu karanlık anlatının içinden sızan kara mizah ise filmi tek boyutlu bir umutsuzluk hikayesine dönüşmekten kurtarıyor. Man-soo’nun beceriksizlikleri, absürtlüğe yaklaşan anlar ve özellikle bazı şiddet sahnelerinin neredeyse grotesk bir mizahla ele alınışı, filmi çağdaş Güney Kore sinemasının güçlü damarlarından biriyle buluşturuyor. 

İzlerken yaşadığım duygu yoğunluğu çok başka bir yerden bana Wim Wenders’ın Perfect Days’ini hatırlattı. Fakat o filmde geleceğe dair temkinli ama sıcak bir umut hissi varken, Park Chan-wook’un dünyası çok daha karamsar. İki film arasında garip bir akrabalık hissettim. Umut ile umutsuzluk arasında ince bir bağ…

Squid Game’in yıldızı Lee Byung-hun’un performansı ise bu karanlık yolculuğun omurgasını oluşturuyor. Man-soo’nun içten içe çözülen ruh halini, tek bir bakışla bile aktarabilmesi filmin inandırıcılığını katlıyor. Güney Kore’nin Oscar adayı olan filmin ödül sezonunda adından söz ettirmesi şaşırtıcı değil; ama Başka Yolu Yok’un asıl gücü, ödüllerden bağımsız olarak seyircinin içine bıraktığı o rahatsız edici soruda yatıyor: “Başka bir seçeneğimiz gerçekten var mı?”

Kısacası, Park Chan-wook sineması yine bildiğimiz gibi: cesur, rafine, sarsıcı ve fazlasıyla lezzetli.

“Çok yaşa Park Chan-wook,” demekten başka bir şey gelmiyor insanın içinden.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×