Zevk doğuştan gelen bir özellik mi, yoksa zaman içinde geliştirdiğimiz bir bakış biçimi mi? Sanattan edebiyata, tasarımdan gündelik hayata uzanan seçimlerimizin ardında ne var?
Zevk, yalnızca neyi güzel bulduğumuzla ilgili değil. Neyi seçtiğimiz, neyi yan yana getirdiğimiz, neye dönüp tekrar baktığımız ve neyi bilinçli olarak dışarıda bıraktığımızla da ilgili.
İyi zevkin doğuştan gelen bir özellik olduğu düşünülür. Oysa zevk büyük ölçüde zaman içinde oluşur. Bakarak, okuyarak, dinleyerek, karşılaştırarak; bazen yanılarak, bazen de yıllar önce sevdiğimiz bir şeyi artık neden sevmediğimizi anlayarak.
Bu yüzden zevk, yalnızca beğeni değil, bir tür muhakemedir.
Bir tabloyu neden sevdiğimizi bilmek, bir sandalyenin neden iyi tasarlandığını görmek ya da bir kitabın yalnızca hikayesinden değil, dilinden de etkilenmek… Bütün bunlar, karşılaştığımız şeylerle kurduğumuz ilişkinin derinliğiyle ilgilidir.
Zevk geliştikçe seçimler de daha kişisel hale gelir. Çünkü mesele artık neyin “iyi” kabul edildiğini bilmekten çok, farklı şeyler arasında kendi bağlarını kurabilmektir.
Birbirine hiç benzemeyen iki sanatçıyı aynı nedenle sevebilir, farklı dönemlerden iki tasarım nesnesinde ortak bir duyarlılık görebiliriz. Zevki kişisel kılan da tam olarak budur: başkalarının henüz kurmadığı ilişkileri kurabilmek.
Bu tartışma elbette yeni değil. Susan Sontag, sanata yalnızca yorumlanacak bir şey olarak yaklaşmak yerine onu daha doğrudan görmenin ve deneyimlemenin önemini savunuyordu. David Hume ise 18. yüzyılda kaleme aldığı Of the Standard of Taste metninde zevk yargısının deneyim, karşılaştırma ve dikkatle gelişebileceği fikri üzerinde duruyordu.
Belki de iyi zevk, herkesin beğendiğinden farklı şeyleri beğenmek değildir. Ne sevdiğimizi bilmek kadar, neden sevdiğimizi zaman içinde keşfetmektir.
Zevk zaman ister. Merak ister. Bakmayı, karşılaştırmayı ve fikrini değiştirebilmeyi ister.
Sonunda bir seçimler toplamı olmaktan çıkar.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






