İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Reyting Yamyamlığına Giriş 101

Yılın son çeyreğinde vizyona giren filmlerin niteliği de artıyor. Robert Pattinson’ı başrolde izlediğimiz Primetime, televizyonun altın çağından doğan bir kâbusu seyirciyle buluşturuyor.

Yazı: Erdem Tatar

Amerikan televizyon yayıncılığının son virajına hoş geldiniz! Lale Devri’nin finaliyle internet yayıncılığının şafağına sıkışmış bu parantezin içinde konvansiyonel televizyonculuğun bitişine dair pek çok emare gizli. Bu ikircikli toplumun zevklerine hitap eden seyir düzleminde her detayın yayın saati, reklam kuşağı ve reyting kaygısı mevcuttur; buna kamu vicdanı da dahil.

Muhafazakâr toplumlarda, kontrolü erkin elinde olan her araç sosyal mühendislik çarkında bir dişlidir. Çocukları korumak ve internet iletişimi üzerinden palazlanan pedofili ağlarını çökertmek vaadiyle yayına gelen bir programın, kamera ardında dönüştüğü hırs arenasına hep birlikte konuk oluyoruz. Lance Oppenheim’ın Primetime’ı seyircisini bir elinde iğne, öbür elinde çuvaldızla karşılıyor. Filmin kara mizahtan beslenen gerilimi, seyircinin kendini güvende hissetmeye yeltendiği her an çuvaldızı öne çıkarıyor.

Primetime’ı seyrederken tuhaf bir hissin zihninize sızmasına engel olamıyorsunuz: To Catch a Predator programını sunan Chris Hansen’in hırsı programında sapıkları ifşa etmenin gururuyla tatmin olmuyor, hep daha fazlasını arzuluyor hatta fetişleştiriyor. Her türlü kaypaklığa teşne, kendine bahşedilen güvene dahi takla attırmaktan çekinmeyen bu figürün sinsiliği öyküde bir “kahraman” arama niyetinde olanları ters köşeye yatırıyor. Robert Pattinson kendi neslinin en geniş yelpazeye sahip aktörlerinden. Hansen portresinde karaktere dair defoları öne çıkardığı her nüans perdedeki etkisini daha da büyütüyor.

Pattinson’a kanatlardan müthiş destek veren Merritt Wever ve Skyler Gisondo’dan da alkışlarımızı esirgemeyelim. Bu “işlerin” takım oyunu olduğunu seyredene bir an bile unutturmayan ikili Primetime’a seviye atlatıyor. Ödül sezonunda adlarını sık sık duymak isteriz!

Primetime’ın başarısındaki gizli pay sahibi, televizyon karşısında duyduğu hazla bu düzeni besleyen Amerikan seyircisi. Seyircinin elindeki kumandayı bir hâkim tokmağına dönüştüren aptal kutusu, haberle eğlenceyi, adalet arayışıyla teşhir orgazmını harmanladıkça reytingler de tavana vuruyor! To Catch a Predator’ın millî eğlenceye dönüşen pedofili ifşasıyla Lost dizisinin bitmeyen gizem sarmalını ortak yayın saatinde buluşturan seyirci teveccühü belki de adı konmamış bir dopamin yoksunluğuna işaret ediyor.

Tatmin her neredeyse ilgili tuşa basın ve alın!

Belgeselcilik kökenlerinden devraldığı numaraları Primetime’a ustalıkla taşıyan Oppenheim, 2000’lerin ilk yıllarından aşina olduğumuz tüm estetik numaraları anlatısına yediriyor. Kaset televizyonculuğunu yıpranmış manyetik bantlardan akan görüntü kalitesiyle perdeye taşımakla kalmıyor, ideal ölçeği bir türlü tutturamayan, “alıcıların ayarlarıyla oynatan” renkleri ve aşırı yakın planları görsel bir lisana dönüştürüyor.

İstismarcılara kurulan tuzakların yapaylığı mekânlara, ilişkilere, diyaloglara bulaştıkça kimin ne zaman rol yaptığını kestirmek hayli güçleşiyor. Herkesin kendini “sunmaya” böylesine alıştığı bir ortamda samimiyet bile prova istiyor.

Peki seyirci esasen ne istiyor? Gerçek temennisi adaletin yerini bulması mı? Yoksa milyonlarca insanın ortak şahitliğinde vuku bulan istismar ifşasının “istismarına” dair bağımlılığı doyurmak mı esas motivasyon?

Benzer bir öz eleştiri ihtiyacı Primetime’ı noktaladığınız anda aklınıza düşerse, film amacına ulaşmış demektir.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

Yorumlar kapatıldı.

×