Bir dönem vardı; sosyal medya yoktu, algoritmalar yoktu, ama heyecan vardı. Tutku vardı. Ve Roll vardı.
Nasıl anlatsam, nerden başlasam…
Roll Dergisi’yle yollarımız ilk nerede kesişti tam hatırlamıyorum ama ortaokul yıllarıma rastladığını, asıl tutkumun ise lisede iyice büyüdüğünü çok net hatırlıyorum. Sanırım bu işi yapma hevesini bana ilk veren yerlerden biri olmuştu Roll. İlhamı bambaşkaydı. Her sayfasında sadece müzik değil, başka bir düşünce biçimi, başka bir bakış açısı gizliydi.
En sevdiğim grupların röportajlarını, Derya Bengi’yi, Merve Erol’u okuyordum. Bir de Blue Jean’de Ayhan Abayhan vardı. O zamanlar sosyal medya falan da yoktu tabii. Hayalimdeki işi yapan bu insanları büyük bir hayranlıkla takip ediyordum. (Merve ve Derya’yı kadın Ayhan’ı da başlarda erkek sanıyordum. İyi ki de öyle sanmışım… Çünkü bu bana büyük bir ilham vermişti. Demek ki ben de yapabilirim diyordum.)
Üniversite yıllarında bu tutku daha da evrildi. Bir gün cesaretimi toplayıp dergiyi aradım: “Derya Hanım’la görüşmek istiyorum,” dedim. “Derya Bey yok,” dediler. “Peki Merve Hanım?” dedim. “Merve Bey de yok,” dediler. Şok olmuştum. 🙂
Roll’un son yılıydı sanırım, ben de başka bir dergide ilk işe başlamıştım. O dönem ilk kez Murat Meriç’le tanıştım. Müzik delisi genç bir gazeteci adayının hiç bitmeyen sorularına büyük bir sabır ve heyecanla yanıt veriyordu. Bir gün, “Merve de gelecek,” dedi. İlk karşılaştığımız anı hiç unutmuyorum. Elinde siyah bir poşet vardı; içinde biralar. Roll’un altındaki Palyaço Bar’da sabaha kadar uzanan sohbetlerimiz olurdu. Loş ışıkları, müzikle dolup taşan o masalar… Bitmesini hiç istemediğim sohbetlerdi onlar. Misket’te sonsuza kadar süreceğini düşündüğüm o eğlenceli plak geceleri…
Bir gün birlikte Rock’n Coke’a gitmiştik. Merve, küçücük not defterine kurşun kalemle tükenmek bilmeyen notlar alıyordu. Röportajlara nasıl hazırlanılır, o gün ondan öğrendim. Belki de bugünkü iş disiplinimin ilk tohumu o defterin içindeydi.
Yıl 2009’du. Artık ben de televizyondaydım. Bir sinema programına başlamıştım. Hayat aynı hızla akıp giderken, Murat beni televizyonda gördüğünde annesine “Bak bu kız benim arkadaşım,” demiş. Çocukluk kahramanlarınla arkadaş olmak… Belki de hayattaki en büyük ödül budur.
Yıllar geçti, iklim değişti, kayıplar arttı. Ama bana o ilk tutkuyu veren yere olan bağlılığım hiç eksilmedi. Tolga’yla, (Akyıldız) Çağlan’la (Tekil) çalışma fırsatı buldum. Yazdıklarıma verdikleri geri bildirimleri hala saklıyorum. Arada açıp maillerimize, yazışmalarımıza bakıyorum. Sanki hiç gitmemiş, hep var gibi…
Bugün hala yeni biriyle tanıştığımda sorduğum ilk sorulardan biri şudur: “Roll okur muydun?”
Çünkü benim için meslek, maaş, unvan gibi şeyler hiçbir zaman çok anlamlı olmadı. Bu dünyaya dair ne öğrendiysem, o satırlarda öğrendim. Soru sormayı, tutkuyla bağlanmayı, merak etmeyi, anlamaya çalışmayı… Ve en çok da hayal kurmayı.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki her şeyin başladığı yer; bir müzik dergisi değil sadece. Bir yaşam biçimi, bir duruş, bir hayal kurma biçimiymiş Roll.
Roll’un bana ektiği o tohum hâlâ içimde filizlenmeye devam ediyor. Bazen bir cümlede, bazen bir melodide, bazen hiç tanımadığım biriyle kurduğum bir sohbette yeniden hayat buluyor. Tıpkı müzik gibi, o da hep var; şekil değiştiriyor ama yok olmuyor.
İyi ki yollarımız kesişmiş.
İyi ki o sayfalarda kendime bir yer bulmuşum.
Ve iyi ki hala “Roll okur muydun?” diye sorabiliyorum.
Çünkü bazı şeyler sadece bir dönem değil, bir ömür bizimle kalıyor.
Bir Roll fanından sevgilerle.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





