Sergen Şehitoğlu’nun “Çatallanan Yollar” başlıklı kişisel sergisi, 4 Haziran – 18 Temmuz 2026 tarihleri arasında SANATORIUM’da sanatseverlerle buluşuyor.
Adını Jorge Luis Borges’in “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı öyküsünden alan sergi; seçimler, çıkmazlar, sonsuz döngüler ve yön arayışları üzerinden günümüz dünyasının yapısal dinamiklerini mercek altına alıyor. Matematik, felsefe ve edebiyat arasında kurduğu ilişkiyi metal yerleştirmeler, fotoğraf ve video çalışmalarıyla görünür kılan Şehitoğlu, labirent metaforu aracılığıyla izleyiciyi sistemin yalnızca gözlemcisi değil, bir parçası olmaya davet ediyor. Sanatçıyla “Çatallanan Yollar”ın çıkış noktasını, Borges ve Descartes’tan beslenen düşünsel arka planını ve serginin günümüz dünyasına dair sunduğu okumaları konuştuk.
Serginizin ismi Jorge Luis Borges’in “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı hikayesinden geliyor, kurgusu Descartes’ın analitik geometrisinden besleniyor. Edebiyatın ‘sonsuz olasılıklar’ fikriyle matematiğin ‘kesin kuralları’ bu sergide nasıl bir araya geldi?
J.L. Borges, çok keskin matematiksel yapılar kullanan gerek ünlü Babil kütüphanesi hikayesinde gerek labirent kavramını merkeze alan hikayelerinde, benim için uzun yıllardır en ilham verici yazarlardan biri. Bana göre, matematiğe benim baktığım yerden bakıyor, onu bir dil olarak görüp dünyayı bu dilin aracılığıyla ve bu dile özgü koşullarla kuruyor. Ayrıca oluşturduğu yapılar matematiğin kesin kurallarına uygun ama edebiyatın (ki bence matematiğin de) çoklu yapılarına açık. Descartes ise, hem matematiksel kavramların görünür karşılıklarıyla çalışmamda, hem de rasyonel felsefesiyle benim için vazgeçilmez bir düşünür. Descartes’a göre matematik bizi gerçeğe götüren yoldur ve felsefenin-evrenin dilidir. Bu sergide ve çoğu çalışmamda, Descartes’la Borges’in beraber yer almaları bu bakış açılarıyla ilgili. Bundan önceki solo sergim Çakıl Taşları da adını Borges’in Mavi Kaplan hikayesinden alıyordu ve yine kartezyen sistem üzerine işlere sahipti. Uzun yıllardır aynı düşünürlerle beraber ilerlediğimi söyleyebilirim.
Oluşturduğunuz labirent, izleyiciyi bir gözlemci yapmak yerine sistemin içine “çekiyor”. Günümüzün dijital algoritmaları ve gözetim toplumu düşünüldüğünde, izleyiciye nasıl bir yüzleşme yaşatmak istediniz? Çıkmaz sokaklar ve sonsuz döngülerin varlığı hem derin hem biraz tedirgin edici geldi bize.
Borges’in sözüyle başlayayım: Hayretin simgesi labirenttir.
Bu çok uzun soluklu bir projenin ilk gösterimi aslında, Kendim bir “dünya” oluşturmak istedim, üzerine düşünebileceğim, çalışabileceğim, üretebileceğim bir “dünya” oluşturayım ve bakışımı zihnimi ona döndürerek en azından belli bir süre onun üzerine konuşayım. Önce bu evrenin koşullarını belirledim, içinden hiç çıkamama ihtimali hem de birkaç farklı şekilde, çıkmaz sokaklar, bazı seçimler sonucunda geri dönme zorunluluğu ve ama teorik olarak sonsuza kadar hiç geri dönmeden ilerleyerek içinde hareket edebilecek yollar-seçimler. Bu matematiksel form, ki gerçekten bu 64×64 bir komşuluk matrisinden oluşturuldu, ortaya bu belirli labirenti çıkardı. Ve bu labirent benim için, dolayısıyla izleyici için de yaşadığımız dünyanın alegorisi. Zamana ve mekâna bağlı, kararlardan ve çelişkilerden oluşan, izleme, düşünme, ilham alma vb tüm durumların bulunduğu bir alegori. Bu sergideki ilk versiyonda bu labirentin içine dışardan bakıyoruz, ama aslında içine girebileceğimiz bir versiyonu da var. Bu ilk karşılaşmada yapıyı çözümlemek, görünür hale getirmek ve izleyicinin önüne sermek istedim bunu yaparken de metalin hafif yansıtıcı yüzeyiyle izleyici bir anlamda labirentin duvarlarına yaklaştıkça kendisiyle karşılaşsın, bu hikâyenin aslında onun hikayesi olduğunu düşünsün, şu an dışarda olsa bile bir anda içerde -ki aslında aynı anda- olabileceğini hissetsin istedim.


Sergide metal yerleştirmeler, büyük ölçekli fotoğraflar ve dijital video bir arada yer alıyor. Matematiksel ve soyut bir konsepti somutlaştırırken, metal gibi sert ve endüstriyel malzemeleri seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Bu medyumlar benim uzun zamandır sıklıkla kullandığım mecralar. Burada bir sürpriz veya kendime bir zorluk oluşturmadım. Sunumun bana göre ihtlyacı olan mecralar bunlardı. Amaç aslında bu ilk karşılaşmada düşüncelerimi en iyi şekilde aktarabilmek, kullanılan mecralar ise bu aktarımın araçları sadece.
Ama bu sergide üzerine en çok çalıştığım mecra yazındı, videonun çok uzun bir metni var ve ilk defa bu uzunlukta, edebi yaklaşıma yakın bir metin üzerinde çalıştım. Bu kısım diğerlerinden farklı olarak biraz zorlayıcı oldu, içinde 4 ayrı metin var aslında ve birbirlerinden hem fikir hem de gramer olarak ayrılıyorlar. Bu metnin büyük bir kısmını iç ses olarak duyuyoruz ama bir kısmı da açık değil.
Metin dışında sergide baskın bir iş olan metal yerleştirme ise tam da sorduğunuz soruyla ilgili bir seçim, ben sıklıkla kavramsal ve soyut yapılar üzerine çalışıyorum. Listeler, araştırmalar, ucuz görseller, kelimeler vb. dilsel-matematiksel yapılar üzerine çalışırken, bunları gayri maddiliklerine tezat oluşturacak bir malzeme olan metal ile sergilemek, izleyiciyi ve kendimi, fikir ve meta, geçicilik ve kalıcılık gibi karşıtlıklarla bırakmak kullandığım bir yöntem.

Galerideki metal yapılar soyut ve matematiksel bir düzene dayanırken, 17 dakikalık videonuz odağı dış dünyaya ve bireyin içsel düşüncelerine çeviriyor. Video çalışmanız, labirentin o katı ve kapalı sistemine karşı nasıl bir alternatif sunuyor?
Bu sefer, diğer birçok işinde yaptığım gibi, sunumu bir matematiksel yapının somutlaşmış haliyle bitirmek istemedim, yani Kartezyen sistemi bir son değil ara bir durum olarak kurguladım. Bir katman daha oluşturup, oluşan bu yeni yapıyı karşıma alıp onun üzerine çalışmak istedim. Video ve aslında o videonun metni, içinde bu serginin tüm dialektik yapısını, bize oluşan yeni evreni anlatan verileri içeriyor. 17 dakikalık yürüyüş sırasında duyduğumuz iç konuşma, bizim bu dünyada sıklıkla kendimizi içinde bulduğumuz çelişkili zihin seslerimiz, kendimize söylediğimiz, bazen dışardan bize söylenen hatta bazen duyamadığımız zihin seslerinden oluşuyor. Videonun biraz karanlık, detaylardan arındırılmış yapısı ise gerçek ve hayal arasında bir yerde duruyor.
Labirentin çözümlenmiş ve karşımıza serilmiş soğuk metal yapısına bakarken dışarda olmanın (ve her noktaya hakim olmanın) getirdiği güvenli hale karşı, video karşısındaki kişiyi içine çeken bir yapı oluşturuyor. 17 dakika boyunca insan gözünden çekilmiş ve kişinin iç sesini (bir kısmını) duyduğumuz bir videoyu izlerken, dışarda olduğumuzu düşünürken içerde olduğumuz, baktığımızı düşünürken izlendiğimiz ve başkasını dinlediğimizi düşünürken kendimizle karşılaştığımız bir algıya geçebiliriz. Bu geçiş de, sergiden çıkarken bir daha karşılaşacağımız o labirente bu sefer daha farklı bakmamızı sağlayabilir. Bu başlangıç sergisinde hem kendime hem de izleyicilere, rahatça düşünebilecekleri bir alan oluşturmak istedim.
Düşündüğümüz sürece zaman ilerliyor, düşünce durduğunda hiçbir şey ilerlemiyor.
Adres: SANATORIUM | Emekyemez Mah. Abdülselam Sk. No:3, 34421 Beyoğlu / İstanbul
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






