
Selim Naşit Özcan, Komik-i Şehir Naşit Bey, Adile Naşit
38 yıl önce kaybettiğimiz Adile Naşit; tiyatro ve sinemada canlandırdığı karakterlerle halkın gönlüne taht kuran, aynı zamanda radyo ve televizyonla çocuklardaki sevgi ufkunu genişleten nadir bir sanatçıydı. Yeşilçam’ın ikonik “anne” figürü olarak bugün hâlâ milyonlar tarafından sevilerek hatırlanıyor.
Suzan Somalı Sönmez
Fotoğraflar: Vâlâ Somalı Arşivi
’70’li yıllar… Yedi sekiz yaşlarındayım, kardeşimse daha küçük ama ikimizde evdeki hummalı telaşın farkındayız. Annem ve babam, bir oraya bir buraya koşturarak evi ve sofrayı hazırlıyorlar. Misafirlerimiz önemli; Adile Naşit ve Selim Naşit kardeşler…

Henüz 16 yaşında bir delikanlıyken İzmir’den İstanbul’a göç eden babamın ilk durağı bir pansiyon. Adile ve Selim Naşit’in muhterem anneleri Amelia Hanım, eşi Naşit Bey’i kaybettiğinden beri evinin bazı odalarına pansiyoner alıyor. Babamı sevmiş, pansiyonerlikle başlayan irtibat zamanla derin bir anne oğul sevgisine dönüşmüş. İki de kardeş kazanmış babam: Adile ve Selim. Önce Muammer Karaca Tiyatrosu ve ardından Ses Opereti’nde devam eden sahne dostluğu, kardeşliği daha da pekiştirmiş. İlişki hiç kopmamış ama işte, hayat girmiş araya. Bir döneme damgasını vuran Ses Opereti dağılmış, operetin efsane kadrosunda yer alan Eşref Kolçak, Temuçin Caymaz, Mehmet Özekit, Yılmaz Duru, İnci Körmükçü, Ayla Karaca, Selim Naşit gibi isimler tiyatro ve sinemaya geçiş yapmışlar. Babam da bir film çekmiş aslında. Başrolde Aliye Ronalı “Şehitler Kalesi”. Fakat kameranın önünde olmaktansa arka planda olmayı tercih etmiş. Bir dekoratör olarak geldiği ve Muammer Karaca Opereti’nin ardından Ses Opereti’nin 14 yıl boyunca baş dansçısı olduğu İstanbul’da, ilk tutkusu resme geri dönmüş. Önce film afişleri yapmış, sonra gazetecilik kimliği kazanmış. Derken annemle evlenmişler, ben ve kardeşim doğmuşuz. Çocuklu bir ailenin klasik hayat döngüsüne girmişler. Gece hayatından ve çevrelerinden tamamen kopmuşlar.

Naşitlerin o gece bize gelişi, büyük olay o yüzden. Hele biz çocuklar için inanılacak bir durum değil. Biz biliyoruz onları. TRT’de siyah-beyaz televizyon yayını başlamıştı o yıllarda ama televizyon daha yaygınlaşmamıştı. Dolayısıyla evimizde televizyon yok henüz ama hafta sonları mutlaka sinemaya gidiyoruz. Filmlerde tatlı tatlı kahkahalar atan Adile Naşit’i, babacan tavırlı Selim Naşit’i tanıyoruz. Şaşkınız, ‘nasıl yani babamız tanıyor mu onları hatta arkadaş mı?’ Mutluluktan ölüyoruz. Adile Naşit geliyor evimize, kimbilir ne kadar gülüp eğleneceğiz!
Geldiler… ‘Adoş’ beni, Selim baba’da kardeşimi kucağına aldı. Bir süre bizimle sohbet ettiler. Ciddi sorular sordular: ‘Tiyatroyu seviyor musun?’, ‘Kitap okuyor musun?’. Dikkatli cevaplar verdik. İkimizde okuma yazmayı biliyoruz. Annemizle her gün kitap okuyoruz. 10 sayfa annem, beş sayfa ben, iki sayfa Hakan… Bizi sinemaya, çocuk oyunlarına, hatta babam herkesi tanıdığı için büyük oyunlarına dahi götürüyorlar. Şişli’de oturuyoruz, Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Tiyatrosu vazgeçilmezimiz. Dormen Tiyayrosu bir diğer durağımız.
Övünmek gibi olmasın, o yaşta bile zehir gibi çocuklarız. Akıllı telefon, internet, sosyal medya hatta televizyon yok. ‘Radyo Tiyatrosu’yla büyüyoruz, kütüphanelere, sirklere gidiyoruz ve en önemlisi sokak çocuğuyuz biz. Sabahları okula kendimiz kalkıyoruz, akşamları kendi anahtarımızla eve giriyoruz. Ödevler bittikten sonra ver elini Perihan sokak. Hava kararana kadar sek sek, çelik çomak, ende tura, çukur aklınıza ne gelirse oynuyoruz. Aynı sokağın bir avuç çocuğuyuz. Her gün annelerden biri sesleniyor, ‘gelin, ekmeklerinizi alın!’ Kimi zaman salçalı, kimi zaman zeytin ezmeli, hafta sonuysa köfteli ekmek uçları leş gibi ellerimizde, kapı önlerine çömelip yiyoruz. Dirseklerimiz, dizlerimiz yara bere, kabuk içinde ama o kadar mutluyuz ki.
X kuşağının çocukluğu böyle. Aramızda ayrım yok. Kapıcı çocuğu da, mühendis çocuğu da, fabrikatör çocuğu da, memur çocuğu da, artist çocuğu da aynı salçalı ekmeği yiyor sokakta. Z kuşağı oğlumun bir kere dizi kanamadı. Mahalle kültürü bittiği için şehirden urbana taşındık doğayla iç içe büyüsün diye. Arkadaşlarıyla en fazla 10 dakika sokakta oynar gibi yapar sonra gelir tabletini isterdi. Jenerasyon algısı bambaşka, direkt dijitale doğmuş bir nesil çünkü. Ne yapsanız algıyı değiştiremiyorsunuz.
Neyse, konuyu dağıttım. Çocuklarla sohbet faslından sonra büyükler ayaküstü hasret giderdiler ve nihayet sofraya oturuldu. Kardeşimle beklenti içerisindeyiz. Güleceğiz eğleneceğiz ya, bekliyoruz.
Sohbet giderek koyulaştı, kadehler tokuşturuldu. Gözyaşları, hüzün yoğunlaştı. ‘Tanıdığımız Adile Naşit bu değil, neden ağlıyor?’, ‘Selim baba neden efkarlı bu kadar?’ İki kardeş, bizim de ruh halimiz değişti. Neden olduğunu bilmiyoruz ama üzgünüz. ‘Ahmet kim, ne olmuş ona?’ Sebebini bilmiyorum ama ağlamak istiyorum, Hakan’ın göz yaşları süzülmeye başladı bile.
Birden masada bir sessizlik oldu. Bütün gözler bize çevrildi. Adoş, gözyaşlarını sildi; ‘Ah benim kuzucuklarım, sizin uykunuz mu geldi?’ Gelmedi yahu, siz mahvettiniz bizi. Sofradaki melankoli o kadar yoğun ki iki sübyan ne hissedeceğimizi bilemiyoruz. Beklentimiz bu değildi bizim. Selim Baba komik hikayeler anlatacak, Adoş kahkahalar atacaktı. Hep birlikte filmlerdeki gibi mutlu bir gece geçirecektik. Hayal kırıklığı içerisindeyiz yani, olay bu! Velhasıl-ı kelâm bizi öpüp koklayıp yataklarımıza yolladılar. Hakikaten duygusal yorgunluktan hemen uyuduğumuzu hatırlıyorum. O gece, hatıralarımda bu şekilde yer etti.
Aradan yıllar geçti, çiçeği burnunda bir gazeteciyim. TV’de 7 Gün dergisi için “Ahmet Uğurlu Karşı Show” çekimlerine görevli gittim. Orada Selim Naşit’le tekrar karşılaştım. Kendimi hatırlattım, büyük bir coşkuyla tekrar bağrına bastı beni. Adoş’u kaybedeli yıllar olmuştu. Selim Baba’yı hiç bırakmadım bir daha. Peyker hanımla tanıştım. Ses Opereti’nin kadrosu her sene bir araya gelmeye başladı. Yakın zamanda kaybettiğimiz Naşitciğim, iyi bir dostum oldu. Naşit’in ilk eşi Arsel eşimin yakın arkadaşıydı, benim de Dostum oldu hatta bir dönem birlikte dergi çıkardık ve en son Naşit’in cenazesinde bir araya geldik maalesef.
Naşitlerle yolum hep kesişti anlayacağınız. Şimdilerde hem bir sinema filmi hem bir tiyatro oyunuyla gündemde Adile Naşit. Çağan Irmak’ın yönettiği “Adile” filmi, Nermin Yıldırım’ın kaleme aldığı bir senaryo ile hayat buluyor. Adoş’u genç sanatçı Meltem Kaplan canlandırdığı film, Adile Naşit’in hayatını çocukluğundan başlayarak Yeşilçam’daki yükselişine ve son yıllarına kadar kapsıyor. Yani 1930’ların sonlarından 1980’lerin ortasına uzanan bir dönem işleniyor. Hikâye; ‘Direklerarası’ndaki tiyatro günleri, sinemaya adım atışı, Yeşilçam’ın güzellik kalıplarıyla mücadelesi, televizyon programları ve özel hayatındaki en dramatik anlardan biri olan oğlunun hastalık süreci gibi dönüm noktalarını anlatıyor.
Film, şimdiden birçok eleştiriler alıyor. Adile Naşit’in hayatı çok dramatik ve katmanlı olmasına rağmen, bazı izleyiciler filmde bu duygunun yeterince güçlü yansıtılmadığını düşünüyor. Hikâyenin kronolojik akışı yer yer yüzeysel bulunmuş; ‘özellikle Yeşilçam dönemi ve televizyon yıllarının daha detaylı işlenmesi gerekirdi’ deniyor. Adile Naşit’in halkla kurduğu bağ ve kültürel etkisi, bazı eleştirmenlere göre filmde daha çok biyografik bilgiye indirgenmiş, ruhu tam yansıtılmamış. Başrol oyuncusunun performansı kimi izleyicilerce başarılı bulunsa da ‘Adile Naşit’in enerjisini tam yakalayamadı’ yorumları yapılıyor.
Adile Naşit, tiyatro sahnesinde de yeniden hayat buluyor. Yazar ve yönetmenliğini Emrah Uslu’nun üstlendiği, Tiyatro ESCRinia tarafından sahneye konan “Bir Kahkahanın Ardındaki Gözyaşı” adlı tek perdelik oyunda Adile Naşit’i Elif Çakman canlandırıyor. Bu oyun da sanatçının sahne hayatının ardındaki acıları, kayıpları ve derin insan sevgisini duygusal bir dille aktarıyor.
Ve Aralık ayı Adile Naşit’i kaybettiğimiz ay. Adoş’u 11 Aralık 1987’de kaybettik. Gelin, Türkiye’nin sevgilisi olmuş bu tatlı kadını ve Naşit Ailesi’ni daha yakından tanıyalım, kaybettiğimiz bu değerli sanatçıları yad edelim…
Türk tiyatro tarihimizin abide isimlerinden Naşitler, tam 126 yıl boyunca sahnelerimizde başarıyla hüküm sürdüler.
Yıl 1898… Direklerarası’ında enterasan bir olay…
Sahneye birdenbire büyük bir taş düşmüş, herkesin korkudan ödü patlamıştı. Paniğe kapılanlar, silah patladığını zannedenler olayı çözmek için etrafa dağılmışlardı. Zabıta da soruşturmaya başlamıştı. “Kızların sevdalılarından biri atmıştır” diyenler çoğunluktaydı. Dedikodular daha fazla dal budak salmadan iş anlaşıldı. Tiyatroya girmek isteyen bir kurnaz çocuk, kapıdan geri çevirilince kızmış ve koca bir taşı dışarıdan sahnenin ortasına bırakıvermişti. Bu küçük yaramaz, Naşit Özcan’dı.


“Naşit Geleneği”, 1899 yılında, Naşit Bey’in henüz 12 yaşındayken Mızıka-i Humayun’a katılmasıyla başladı. Mabeyn doktorlarından Miralay Doktor Hacı Ahmet Bey’in oğlu olan Naşit Bey, Kuyucu Muratpaşa İlkokulu’nda ve Beyazıt Rüştiyesi’nde eğitim aldıktan sonra Eyüp’teki veteriner okuluna girdi. Ancak tiyatroya olan ilgisi nedeniyle sık sık okuldan kaçıyordu. Abdürrezzak Efendi’nin tiyatro binasının bitişiğinde oturduğu için ilk tiyatro oyununu orada seyretmiş ve aktör olmaya karar vermişti.
Ve sonunda ’Mızıka-i Humayun ‘a (Saray Orkestrası) katıldı. Bir yıl gibi kısa bir zaman içerisinde, saraydaki İtalyan operetlerinde figüran olarak sahneye çıkmaya başladı. Tiyatro kariyeri boyunca Abdürrezzak Efendi, Kavuklu Hamdi ve Küçük İsmail gibi isimlerle çalıştı, “Mınakyan Kumpanyası”nda sahne aldı. “Direklerarası” ve Eyüp Sultan’daki “Fevziye Tiyatrosu”nda performanslar sergiledi, Tuluat sanatında, ortaoyunlarda ustalaştı ve çeşitli karakterleri başarıyla canlandırdı. “Haremağası Ud Meşkediyor” komedisinde, ‘Haremağası’ rolü ile büyük başarı elde etti ve “Komik-i Şehir” ünvanını kazandı.
“Temsil başlamadan önce gişenin önü hıncahınç dolar ve insanlar hep bir ağızdan, “Haydi cennete çıkalım, kes bir cennet-i âlâ, bana da oradan bir cennet-i âlâ sesleriyle mekânın önünde bilet almak için sabırsızlıkla beklerlerdi.” (Şehzadebaşı’nda Cennet-i Âlâya Çıkanlar!” (15 Nisan 1933, Akşam)
1886 doğumlu Naşit Bey, eğitim alması için devlet tarafından Fransa’ya gönderildi. Dönüşünde sarayda oyunlar sergileyen pantomim topluluğuna katıldı. Kendi adına kurduğu topluluklarda çalışmalarını Cumhuriyet döneminde de sürdürürken ‘İbiş’ tiplemesiyle ünlendi. Ortaoyunu, kukla ve Karagöz çalışmaları yaptı.
Ülkemizin aynı zamanda ilk operetçilerinden biri de olan Naşit Bey, kurduğu ‘Millet Tiyatrosu’nda ünlü operetçi Cemal Sahir ile iş birliği yaptı ve birçok müzikalde birlikte oynadı. Kantoları ikinci plana atıp o dönemlerde ‘bale’ olarak tabir edilen grup dansçılarını kadrosuna alan ilk tiyatro patronlarındandı. Sonradan ismi ‘Turan Sineması’ olan ‘Şehzadebaşı Ferah Tiyatrosu’nda yıllarca temsiller verdi ve halkın sevgilisi oldu. Bu arada ilk eşi Leman Hanım’dan ayrılarak ikinci evliliğini 1926 yılında kantocu küçük Verjin’in kızı ve Kemani Yorgo’nun torunu olan Amelya Hanım’la yaptı. Çiftin Selim ve Adile adında iki çocukları oldu.


Komik-i Şehir Naşit Bey, tuluat oyunculuğuna disiplin getirmiş bir halk sanatçısıydı. Çirkin ve kaba taşlamalarla sürdürülen tuluat, Naşit Bey sahnelerde hüküm sürmeye başladıktan sonra latif nükteler, tatlı şakalarla icra edilmeye başladı. Eskiden tuluat oyunlarında söylenecek sözlerin bütün metni iki defter sayfasını geçmez ve muhavereler oyunculara bırakılırdı yani doğaçlama ilerlerdi. Halka karşı derin bir sorumluluk duyan Naşit Bey, tuluat oyunları içerisinde konusu itibarıyla elle tutulur olanları bir bir seçerek ıslah etti ve her birini ‘halk temsili’ haline dönüştürdü. Tuluat oyunlarındaki bu değişiklik, halkın da gözünden kaçmadı ve Naşit Bey’e büyük bir sevgi ve saygı duyulmasına sebep oldu.
Naşit Bey’in bir diğer önemli özelliği, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşayan farklı halkların lehçelerini taklit edebilme yeteneğiydi. Sayısız operetlerde oynamış olan büyük sanatçı leblebici, turşucu, bozacı, kabakçı, kalaycı, dondurmacı tiplemeleriyle büyük sempati topladı. Artık bir ‘Halk Sanatçısı’ olarak kabul edilen Naşit Bey, tiyatro tarihimizin en disiplinli yöneticilerinden biri olan Muhsin Ertuğrul’un da hayranlığını kazandı. Muhsin Ertuğrul, yönettiği “Bir Millet Uyanıyor”, “Naşit Dolandırıcı” ve “İstanbul Sokaklarında” filmlerinde Naşit Bey’e çok önemli roller verdi.



“İstanbul’un en ücra semtlerine, şehrin en ucundaki tahta evli mahallelere kadar gidin sorun, Komik-i Şehir kimdir diye? Size Naşit’in ismini bilmeyen, tiyatrosunu, oyunlarını, kumpanyalarını anlatmayan bir tek kişi göremezsiniz.” (17 Ekim 1933 tarihli Akşam Gazetesi).
Sultan Reşat’ın ve II. Abdülhamid’in kahkahalarla izlediği usta oyuncu tiyatro dışında, dünya barışından Galata Köprüsü’nün o dönem kaldırılmasıyla ilgili tartışmalara, Hitler’den modern mimari, modern resim ve kübizme, dünyadaki ekonomik buhrandan İstanbul’daki gündelik yaşama dair ciddi konularda da fikirlerini dile getirmekten sakınmazdı.
“Bir yandan dünya silahlanıyor, bir yandan da sulh için toplantılar, konferanslar yapılıyor. Tuhaf, şaşırtıcı değil mi?” sözleriyle dünya barışı için de o dönem kendine has düşüncelerini dile getiren eşsiz tiplemeleriyle, kendine has üslubuyla bir gelenek inşa eden Naşit Bey’in sanat hayatı büyük başarılarla dolu olarak geçti ancak 1940’lı yıllarda hastalığı sebebiyle yatağa mahkûm olduğu dönemde, tiyatrosuna büfe işletmecisi olarak aldığı ve daha sonra “Ses Opereti”ni de alarak ismini “Şen Ses Opereti” olarak değiştiren “Fıstıkçı” Rasim Bey’e önemli ölçüde borçlandı. Malı mülkü, tiyatrosu ve dillere destan sahne kostümlerini elden çıkarmak zorunda kaldı.
“Sağlığımda beni çiçeğe ve alkışa boğan halk, hastalığımda unuttu. Ne yazık ki düştüğümde arayan soran olmadı. Onun için cenazeme çiçek, çelenk istemiyorum. Tabutumu omuzlarında taşıyan arkadaşlarım Şehzadebaşı’ndan geçerken tiyatronun önünde tabutumu birkaç dakika bekletsinler,” diyerek vasiyetini eşi Emel Hanım’la paylaşan Naşit Bey Vefat ettiği 26 Nisan 1943’e kadar tiyatromuza tam 44 yıl süren bir mesai verdi.

Emel Naşit Özcan (Amelya Hanım)
Soyadı Kanunu sonrası Özcan soyadını alan Naşit Bey’in eşi Emel (Amelya) Özcan’ın sahne hayatı ise, iki evladı Selim ve Adile ile daha yakından ilgilenebilmek ve onları anne sevgisinden mahrum etmemek düşüncesiyle kısa sürdü.

Naşit Ailesi’nin temel direği, görünmeyen kahramanı Amelya Hanım’ın babası Türkiye’nin ilk operet müzisyenlerinden Kemani Yorgo, annesi ise ünlü kantocu Verjin’di. Kariyerine 1920 yılından itibaren ‘Direklerarası’, ‘Beyoğlu’ ve ‘Kadıköy’ tiyatrolarında kanto yaparak başladı. Ortaoyunculardan Naşit Bey ile evlendikten sonra onun kurduğu ‘Millet Tiyatrosu’nda kardeşi Niko ile düet olarak dans eden ve kantolar söyleyen Amelya Hanım, olağanüstü başarı kazandı, özellikle düettolarla ün yaptı. 7 yıllık bir sahne hayatının ardından oğlu Selim’e hamile kaldığı 1927 yılında mesleğini terk etti. 1943’te eşi Naşit Bey’in vefatından sonra ardında bıraktığı borçlar nedeniyle hem evini genç sanatçılar için pansiyona çevirdi hem de bir süre İsmail Dümbüllü grubuyla çalıştı. Çocukları Selim ve Adile’nin sahnede başarılı olmaları ve annelerine “Biz büyüdük, kazanmaya başladık. Senin artık çalışmana gerek yok,” demeleriyle tekrar sahnelere veda etti. 2 Şubat 1967’de vefat etti.
‘Selim Baba’ lakabını Devekuşu Kabare’de aldı
Türk Tiyatrosu’nun ‘İkinci Kuşak Naşit’i Selim Naşit Özcan, 15 Ağustos 1928’de Şehzadebaşı’nda babasının ‘Millet Tiyatrosu’nda doğdu. Çocukluğu kardeşi Adile’yle tiyatro kulislerinde geçen Selim Naşit, 1943’te babası vefat edince Ticaret Lisesi’nden ayrılmak zorunda kaldı. Ünlü baba geride pek bir şey bırakmayınca 15 yaşındaki delikanlı Selim evin erkeği olarak araba tamirciliğinden kaynakçılığa bir çok işte çalıştı. “Baba mesleği” baskın gelince Muhlis Sabahattin’in kurduğu operet topluluğuna katılarak “Gül Fatma” operetiyle sahneye adım attı. 1945’te yeni kurulan ‘Mer-Ka’ yani Muammer Karaca Opereti’ne katıldı. “Sen bize Naşit Bey’in yadigarısın” sözleriyle tiyatrosunun kapılarını açan Muammer Karaca Tiyatrosu’nda 16 yıl boyunca dansçı olarak sahne aldı. Muammer Karaca, 1950’li yılların ortalarında müzikli oyunlardan vazgeçince Selim Naşit mecburen branş değiştirdi. 1961 yılında kardeşi Adile Naşit ve eniştesi Ziya Keskiner ile birlikte ‘Naşit Tiyatrosu’nu kurdular fakat ekonomik zorluklar sebebiyle ancak altı ay yaşatabildiler.

1962 yılından itibaren Toto Karaca, Sururiler ve Muzaffer Hepgüler’in ayakta tuttukları ‘İstanbul Tiyatrosu’, ‘Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Tiyatrosu’, ‘Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’, ‘Devekuşu Kabare Tiyatrosu’, ‘Ahmet Uğurlu Karşı Tiyatro’ ve ‘Akbank Çocuk Tiyatrosu’nda sahne alan Selim Naşit Özcan son oyunu olan ‘Tiyatro Stüdyosu’nun ‘Histeri’deki performansıyla Afife Tiyatro Ödülleri’nde ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü”nü kazandı.
Selim Naşit’in Devekuşu Kabare’deki dönemi, Türk tiyatrosunun en renkli sayfalarından birini oluşturuyor. 1970’lerin sonlarında katıldığı bu toplulukta, Haldun Taner’in yazdığı keskin hicivli oyunlar ve kabare formatı, onun sahne enerjisiyle mükemmel bir uyum yakaladı. Selim Naşit hem mizahi hem dramatik yanları olan karakterleri ustalıkla canlandırırken, perde arkasında genç oyunculara yol gösteren babacan tavırlarıyla dikkat çekti. Provalarda disiplinli, sahnede ise tam bir doğaçlama ustasıydı. Bu yönüyle ekip içinde “Selim Baba” lakabını aldı çünkü herkes ona hem deneyimi hem de koruyucu yaklaşımı nedeniyle baba gibi saygı duyuyordu. Devekuşu Kabare, kariyerinde bir dönüm noktası oldu; kabare kültürünü sahneye taşıyan bu ekibin ruhu, Selim Naşit’in sıcaklığıyla daha da güçlendi.

Selim Naşit Özcan, 1952’de Rus asıllı Sotiriya (Oya) ile evlendi ve bu evlilikten bir oğlu oldu; Oya’nın ani vefatının ardından, tiyatrocu Peyker Özcan ile tanıştı ve hemen evlendiler.
60’a yakın filmde rol alan Selim Naşit, Ömer Vargı’nın yönettiği “Her Şey Çok Güzel Olacak” adlı filmdeki rolüyle de Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü aldı. Ayrıca “Gülşen Abi” TV dizisinde gazete patronu rolüyle tanındı ve son olarak “Aynalı Tahir” adlı dizide oynadı. Türk tiyatrosunun ‘Baba’ lakaplı sanatçısı olarak anılan ve 57 yıllık sanat yaşamında küçük rollerde bile büyük karakterler yaratmayı başaran Selim Baba, doğum gününden sadece üç gün sonra 18 Ağustos 2000 yılında pankreas kanseri sebebiyle aramızdan ayrıldı.
Peyker Naşit
Selim Naşit Özcan’ın ikinci eşi Peyker Naşit, 18 Ocak 1947’de İstanbul’da dünyaya geldi. Nişantaşı Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra sahne ışıklarının peşine düştü ve Arena Tiyatrosu’nda aldığı eğitimle tiyatroya adım attı. Birçok toplulukta sahneye çıkarak sanat yolculuğunu derinleştirdi; ardından önce sinema sonra televizyon ekranlarına geçerek izleyicinin hafızasında yer eden yapımlarda rol aldı. Sinemada “Perili Köşk” (1985), “Dökülen Yapraklar” (1987), “Sevgi Dünyası” (1987), “Toplumun Kadını” (1988), “Günün Faizi” (1992) filmlerinin yanı sıra “Güler misin Ağlar mısın?” ile başlayan ekran serüveni “Aynalı Tahir” (1998), “Nevin” (1999-2001), “Melek” (2002) ve “Perili Ev” (2004) gibi dizilerle sürdü. Oyunculuk kariyerinin son durağı ise 2010 yılında yayınlanan “Umut Yolcuları” oldu. Selim Naşit Özcan ile evliliği, hayatının en önemli dönüm noktalarından biri olarak bilinir; bu birliktelikten Mehmet Ali adında bir oğlu dünyaya geldi. Sanat yolculuğu boyunca sahne ve ekranlarda bıraktığı iz, tiyatro kökenli zarif duruşunun bir yansımasıdır.

Tavan arasındaki delikten sahneye: Adile Naşit
Adile Naşit’in 1943’de ‘İstanbul Şehir Tiyatroları Çocuk Bölümü’nde başlayan meslek hayatı, 1987’deki ani ölümüyle sona erdi. 42 yıl boyunca tiyatroya emek veren Adile Naşit, 17 Haziran 1930’da Şehzadebaşı’nda dünyaya geldi. Evlerinin altı, baba Naşit’in ‘Millet Tiyatrosu’ydu ancak iki kardeşin yaşları sebebiyle tiyatroya gitmesi yasaktı.
Matine günleri, küçük Naşitler evin tavan arasına çıkar ve kimsenin bilmediği bir delikten sahnelenen oyunları izlerlerdi. Küçük Adile, babasının oynadığı ‘Surpik Dudu’ karakterini çok seviyor hatta geceleri kıyafet değiştirerek bu karakteri canlandırıyordu. Naşit Bey zamanla durumu fark etti. Selim’in, babası gibi doktor olmasını istiyordu ancak Adile’nin yeteneğini inkar edemiyordu. Karar vermişti, kızını konservatuvara gönderecekti. Fakat ani gelen rahatsızlık, o güne kadar hiç yaşanmamış maddi sıkıntılar ve vefatı bu planlarını gerçekleştirmesine fırsat vermedi.


Adile Naşit, babasının ölümünden sonra Beyazıt İlkokulu’nda başlayan, Hayriye Lisesi, ardından da İstiklâl Lisesi’nde sürdürdüğü öğrenimini bırakarak 14 yaşında ‘İstanbul Şehir Tiyatroları Çocuk Tiyatrosu”na katıldı. İlk kez 1944’te Halide Pişkin’in tiyatro ekibiyle birlikte “Her Şeyden Biraz” oyununda sahneye çıkarak onunla çalışma fırsatı buldu, bir yıl sonra “Nar Tanesi Nur Tanesi” adlı oyunda başrole yükseldi. Çocuk oyunlarında yeteneğini kısa sürede göstererek Cahide Sonku ile Hüseyin Kemal’in başrolde olduğu “Cyrano De Bergerac” oyununda rol aldı. 1946’da Ses Opereti kadrosuna katıldı, 1947’de ağabeyi ile aynı çatı altında birleşti ve ‘Muammer Karaca Opereti’ne dahil oldu. Aynı yıl Fuat Rutkay’ın yapımcısı, Seyfi Havaeri’nin yönetmeni olduğu “Yara” filmiyle sinemaya adım attı. Yeteneğiyle kısa sürede adını duyurdu; özellikle 1953 tarihli “Cibali Karakolu”ndaki kaynana rolüyle ülke çapında sevilen bir sanatçı haline geldi.
1948’den itibaren Aziz Basmacı ve Vahi Öz ile kurdukları toplulukta sahne aldıktan sonra 1954’te yeniden Muammer Karaca Tiyatrosu’na döndü ve 1960’a kadar burada çalıştı. 1961’de eşi Ziya Keskiner ve ağabeyi Selim Naşit ile Ankara’da kurdukları Naşit Tiyatrosu uzun ömürlü olmadı; 1962’den itibaren Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Tiyatrosu’na katıldı. Özellikle “Hababam Sınıfı” serisindeki ‘Hafize Ana’ karakteriyle tanındı. “Neşeli Günler”, “Davaro”, “Tosun Paşa”, “Süt Kardeşler” ve “Milyarder” gibi filmlerle hafızalara kazındı. 1976’da “İşte Hayat” filmindeki rolüyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandı.



1950’de tiyatrocu Ziya Keskiner’le evlendi ve 1951’de oğlu Ahmet’i dünyaya getirdi. Ahmet, doğuştan kalp kapakçıklarındaki sorun nedeniyle 16 Haziran 1966’da annesinin doğum gününden bir gün önce, 15 yaşında hayatını kaybetti. Oğlu için ABD’de yapılan ameliyat öncesinde tiyatro camiası yardım kampanyaları düzenlemişti. Adile Naşit, oğlunun vefat haberini aldığı sırada tiyatro oyunu için İzmir’de sahneye çıkmaya hazırlanıyordu. Sahneye çıkıp içi kan ağlarken seyircilere kahkahalar attırdı. Ahmet’in ölümü Adile Naşit’in içinde derin bir boşluk yarattı. Oyun sonrası İzmir’den İstanbul’a uçakla dönen Adile Naşit, o günden sonra ömrü boyunca yolculuklarında ne uçak kullandı ne de doğum günü kutladı. Oğlu Ahmet’in ölümü, Adile Naşit için büyük bir acı kaynağı oldu ancak çocuklara olan düşkünlüğü her zaman devam etti. TRT’de “Uykudan Önce” programında “Masalcı Teyze” olarak çocuklara masallar anlattı. 1982’de eşi Ziya Keskiner’in vefatıyla bir başka büyük acı yaşadı. Dostlarının yalnız kalmaması için yaptığı telkinlere kulak vererek 16 Eylül 1983’te Cemal İnce ile evlendi.


Adile Naşit’in sinema kariyeri 1947’de “Yara” ile başladı, ancak asıl çıkışı Arzu Film yapımlarıyla oldu. 1971’den itibaren 16 yılda 77 filmde rol aldı. O dönemde tiyatroda başarılı performanslar sergileyen Kemal Sunal, Metin Akpınar, Zeki Alasya, Münir Özkul ve Halit Akçatepe gibi oyunculara sinemanın kapısını açmakla ünlenen yapımcı – yönetmen Ertem Eğilmez, yapımcı Nahit Ataman ile senarist Sadık Şendil’in beyazperdeye kazandırdığı Adile Naşit’in Arzu Film’deki ilk çalışması Hülya Koçyiğit ile Tarık Akan’ın başrollerini paylaştığı 1971 yapımı ‘Beyoğlu Güzeli’ oldu. “Hababam Sınıfı” serisindeki Hafize Ana karakteriyle tanındı; “Neşeli Günler”, “Gülen Gözler”, “Tosun Paşa”, “Süt Kardeşler”, “Salak Milyoner”, “Kibar Feyzo”, “Sultan”, “Aile Şerefi”, “Bizim Aile” gibi filmlerle hafızalara kazındı.
1976’da Atıf Yılmaz’ın yönettiği “İşte Hayat” filmindeki Makbule rolüyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandı; bu ödül, bir karakter oyuncusuna verilen ilk büyük ödül olarak tarihe geçti. Adile Naşit, diğer bütün filmlerinde olduğu gibi “İşte Hayat” filminde yardımcı oyuncu kategorisindeydi. Kategori olarak festivalin tüzüğüne uygun olmasa da Adile Naşit’in ‘Makbule’yi canlandırmadaki başarısı, jüri üyelerini çok etkiledi. Atilla Dorsay, Ahmet Gönen, Alim Şerif Onaran, Kami Suveren, Mehmet Küçükince, Nuri Dağtekin, Özer Kabaş ve Suna Kan’dan oluşan jüri, daha önce örneği yaşanmamış bir’ ortak kararla ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü Adile Naşit’e verdi.

‘80’li yıllarda “Yedi Kocalı Hürmüz”, “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, “Bin Yıl Önce, Bin Yıl Sonra”, “Neşe-i Muhabbet” ve “Şen Sazın Bülbülleri” gibi Egemen Bostancı müzikallerinde sahne alan Adile Naşit, bu müzikallerdeki performansıyla mesleğinin zirvesine çıktı. Gazanfer Özcan – Gönül Ülkü’nün “Kuruntu Ailesi” dizisi ve Yeşilçam filmleriyle Türk halkının gönlünde taht kurdu. 1985’te “Yılın Annesi” seçilerek toplumdaki anne tiplemesiyle özdeşleşti.



Adile Naşit, bağırsak kanseri nedeniyle 11 Aralık 1987’de babası Naşit Bey’le aynı yaşta, 57 yaşında hayata veda etti. Cenazesi 13 Aralık’ta Şişli Camii’nde düzenlenen törenin ardından Karacaahmet Mezarlığı’na, ilk eşi Ziya Keskiner ve oğlu Ahmet’in yanına defnedildi. Aile mezarlığını ikinci eşi Cemal İnce yaptırdı. Hayatında büyük acılar yaşamasına rağmen gülen yüzü ve “kuzucuklarım” sözüyle bir neslin Adile Teyzesi olarak hafızalara kazındı; ardında tiyatro, sinema ve televizyon kültüründe silinmez bir miras bıraktı.
Sahnelerde üçüncü kuşak: Necip Naşit Özcan
Selim Naşit Özcan’ın oğlu Necip Naşit Özcan, 1 Ocak 1957’de dünyaya geldi. Annesi Sotiriya (Oya) hanımı henüz çok küçükken kaybeden Naşit, oğlu Ahmet’i kaybeden halası Adile Naşit’in gerçek kuzucuğuydu. Olağanüstü bir tiyatro geleneği, eşsiz oyunculardan oluşan bir ailenin sahnedeki son kuşağı olarak bayrağı devraldı.

Sahneye ilk kez 1971 yılında ‘Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nda bir çocuk oyunuyla çıktı. Profesyonel kariyerine 1977’de ‘Akbank Çocuk Tiyatrosu’nda başladı. ‘Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu Oyunculuk Kursu’nda eğitim aldı (1979-1980) ve ‘Nejat Uygur Tiyatrosu’, ‘Abdullah Şahin – Nokta Tiyatrosu’, ‘Şan Müzikholü’, ‘İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ (İBST) gibi birçok tiyatroda çalıştı. 2003 yılında “Uçurtmanın Kuyruğu” oyunundaki performansıyla İsmet Küntay ve Selim Naşit Lions Tiyatro Ödülleri’nde ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü, 2010 yılında ‘Sadri Alışık En İyı Erkek Oyuncu’ ve ‘İsmail Dümbüllü En İyi Tiyatro Sanatçısı Ödülü’nü, 2025’te ise ‘Yeni Tiyatro Dregisi Onur Ödülü’nü kazandı.

Son projeleri arasında Anton Chekov’un “Kuğu’nun Şarkısı”, “Tatlı Kaçık” tiyatro oyunu (Uygur Sanat Tiyatrosu) ve “Vatikan’ın Şifresi: Bir Temel Macerası” sinema filmi bulunmaktaydı. Seslendirme sanatçısı olarak da çalışan ve Türk tiyatrosuna 54 yıl boyunca hizmet eden sanatçı, 4 Mayıs 2025 tarihinde beyin kanaması nedeniyle tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Ahmet adını taşıyan oğlu tiyatro sahnesini seçmedi. Dolayısıyla Necip Naşit Özcan’ın vefatıyla Türk Tiyatrosu’nda bir devir kapandı ve 126 yıl boyunca sahnelerimizde hüküm süren ‘Naşit Geleneği’ sonlanmış oldu. Henüz çok küçük olan torunu Demir Naşit ise ileride sahneyi seçer mi, ‘Naşit Geleneği’ tekrar sahnelerde devam eder mi bilinmez.
38 yıl…
Naşit Ailesi, Türk tiyatrosunun ve Yeşilçam’ın kalbine kazınmış bir gelenek… Kahkahalarıyla sahneleri dolduran, gözyaşlarıyla insanlığın en derin duygularını hissettiren bu aile, 126 yıl boyunca sanatın halkla buluştuğu en güçlü köprü oldu. Adile Naşit’in sıcak gülüşü, Selim Baba’nın babacan tavrı, Necip Naşit’in sahnedeki zarafeti… Hepsi birer hatıra ama hâlâ yaşıyor.
Adile Naşit’i kaybedeli 38 yıl oldu ama onun ‘kuzucuklarım’ diye seslendiği sevgi dolu dünyası hâlâ bizimle. ‘Naşit Geleneği’, yalnızca bir aile hikâyesi değil; her bir ferdiyle Türkiye’nin kültürel hafızasında silinmez bir iz, sahnelerde yankılanan bir kahkaha, kalplerde hiç bitmeyen bir sıcaklık.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





