İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Virtüözite ve Dinleyici Beklentisi Arasında

Stanley Clarke Band, İstanbul’da teknik mükemmellik ve sahne enerjisiyle büyüledi. Ancak yoğun doğaçlama ve melodiden uzak yaklaşım, dinleyiciyle bağ kurma noktasında tartışmalıydı.

Yazı ve Fotoğraflar: Suzan Somalı Sönmez

ssomalisonmez@gmail.com

İstanbul caz sahnesi, dün akşam efsanevi Stanley Clarke Band’in İş Sanat performansıyla sarsıldı. Clarke, sahnede bir kez daha neden caz dünyasının yaşayan efsanelerinden biri olduğunu kanıtladı. Bas gitarın sınırlarını zorlayan tekniği, sahne hakimiyeti ve müzikal zekâsı, dinleyiciyi baştan sona büyüledi. Sahnedeki varlığı, konserin en güçlü ve tartışmasız öne çıkan unsuru oldu.

Clarke’ın basına; klavye ve piyanoda West Coast Get Down kolektifinin kurucularından Cameron Graves, davulda Chicago çıkışlı, modern cazın yükselen yıldızı Mike Mitchell ve piyanoda Gürcü asıllı virtüöz, klasik ve caz arasında köprü kuran yetenekli müzisyen Beka Gochiashvili eşlik etti.

Klavye ve piyanoda Cameron Graves ile Beka Gochiashvili sahnede birer inci gibi parladılar. İkilinin klavye ve piyano geçişlerindeki uyumu abartısız ama yaratıcılık doluydu; Graves’in “Sacred Spheres” ve “Planetary Prince” gibi thrash-jazz dokunuşları, sahneye kozmik bir enerji kattı. Beka ise klasik ve caz arasında kurduğu köprüyle dinleyiciyi bambaşka bir dünyaya taşıdı. Özellikle kendi imzasını taşıyan “Gulo” ve “Strawberry Moon” gibi parçaların canlı yorumları, virtüözitesini ve melodik zarafetini ortaya koydu. Bir yanda Graves’in metal ve prog etkili agresif armonileri, diğer yanda Beka’nın Debussy’den ilham alan lirik pasajları… Bu kontrast, konserin en unutulmaz anlarını yarattı. İki piyanistin karşılıklı doğaçlamaları, adeta bir müzikal diyalog gibiydi; teknik ustalık ve duygusal yoğunluk aynı anda sahnede yankılandı.

Mike Mitchell’in özel ekipmanları

Gecenin diğer dikkat çeken ismi tabii ki davulda ‘Blaque Dynamite’ lakaplı Mike Mitchell’dı. Mitchell’ın davul kurulumu alışılmadık ve son derece özelleştirilmiş olmasıyla biliniyor; bu da Stanley Clarke Band konserinde duyduğumuz sıra dışı görselleri ve sesleri açıklıyor. 

Zildjian’ın Blaque Dynamite Artist Series imzalı bagetleri, Mitchell’in hızlı ve dinamik tarzına uygun olarak tasarlanmış; siyah naylon barrel tip, dokulu grip ve kırmızı “tumble stain” kaplama ile hem görsel hem işlevsel bir fark yaratıyor.

Mitchell’in trampet tercihi de sıradan değil: Respighi Drums tarafından özel olarak üretilen ‘snare’, Güney Amerika kökenli Purpleheart ve zeytin gibi egzotik ağaçlardan yapılmış, 14″ x 6.75″ ölçülerinde ve Ludwig tarzı mekanizmaya sahip bu trampet, sahnede duyulan “daktilo efekti” gibi keskin ve kuru tonları elde etmesini sağlıyor. Ana davul seti ise DW Collector’s Series Custom Purpleheart gövdelerden oluşuyor; güçlü rezonans ve zengin tonlarıyla Mitchell’in çok yönlü müziğine uyum sağlıyor. 

Zil tarafında bir imza modeli olmasa da Mitchell, genellikle benzersiz dokular için üst üste bindirilmiş veya modifiye edilmiş standart ve efekt zillerin bir karışımını kullanıyor. Biraz açmak gerekirse; normal davul zilleri genelde ‘crash’, ‘ride’, ‘cymbal’, ‘hi-hat’ denilen zillerden oluşur ve bunlardan, alışık olduğumuz zil seslerini duyarız. Bir de ‘trash’, splash’, ‘stack’ tabir edilen ve farklı sesler çıkaran ziller var. Bunlar da modern davulcuların özellikle efekt ve karakter arayışında sıkça kullandığı farklı türler. 

Mesela; stack ziller iki veya daha fazla zili üst üste yerleştirerek oluşturulan bir kombinasyon. Caz özelinde genellikle hızlı aksanlar, groove içi efektler ve modern fusion da tercih ediliyor. Bu zillerle ‘clap- alkış’ efektini akustik olarak taklit edebiliyorsunuz. Trash ziller ise kenarları delikli, bazen yamuk veya özel şekilli ziller. ‘Trash’adı, agresif ses karakterinden geliyor. Aksan, efekt ve dinamik geçişlerde; özellikle rock, metal ve deneysel müzikte kullanılıyor. Parlak, gürültülü, kısa sustain’li ve ‘çürük’ bir tondaki bu ziller de çoğu zaman vurulduğunda alkış veya metalik efekt hissi veriyor. Bu zile “bükülmüş” de diyebiliriz. Bazı davulcular farklı sesler üretebilmek için zilleri kasıtlı olarak büküyor veya önceden bükülmüş ziller kullanıyor. Öyle ki bir tencerenin yamulmuş kapağına benziyor görüntüsü. 

Mitchell’in kendine özgü kombinasyonları var: 22″ K Custom High Definition Ride, K Dark Thin Crash’ler, FX Azuka Latin Multi-Crash, China Trash ve üst üste dizilmiş stack efektleri. Bu set, sahnede duyulan alkış benzeri efektler ve elektronik tınıları akustik olarak yaratmasına olanak tanıyor. Mitchell caz, hip-hop ve deneysel dokuları harmanlayan bir davulcu. Clap zil ve daktilo trampet efektleri, elektronik ritimleri akustik olarak taklit etme yaklaşımının bir parçası.

Dinleyiciyle bağ

Tüm teknik ustalık ve sahne enerjisine rağmen, konserin dinleyiciyle kurduğu bağ tartışmaya açık bir noktadaydı. Mike ‘Blaque Dynamite’ Mitchell; konserde teknik açıdan kusursuz ve enerjik sololar sergilese de ton çeşitliliğinin sınırlı kalması ve yoğun doğaçlama tercihi bir noktadan sonra yorucu bir his yarattı. Caz’ın doğasında doğaçlama var, evet ama bu kadar yoğun ve melodiden uzak bir yaklaşım, özellikle Türkiye’deki dinleyici için tatmin edici olmayabilir. Çünkü Türk seyirci, bu tarz müzisyenleri sahnede belki ilk kez ya da belki 20-25 yıl aradan sonra ikinci kez izleme imkânı buluyor ve doğal olarak tanıdık melodiler duymak, eşlik edebilmek istiyor.

Bu noktada, konserin genel yapısına dair bir eleştiri yapmak gerekiyor: Uzun müzik kariyerine sahip sanatçılar, yıllarca aynı parçaları çalmaktan sıkılabilir, bu anlaşılır bir durum. Ancak seyircinin beklentisi de sevdiği sanatçının imzası haline gelmiş eserleri duymak yönünde. Bu eğilimi farklı konserlerde de gözlemledik. Örneğin, caz müziğinin en önemli isimlerinden Diana Krall’ın kasım ayı başında Volkswagen Arena’da gerçekleşen konserinde de benzer bir durum yaşandı; tanıdık bir melodi duyamadık, eşlik edemedik. Performansların fazla teorik bir yapıya kayması, cazın ruhunu sahnede hissetmek isteyen dinleyici için zorlayıcı olabiliyor. 

Stanley Clarke Band’in performansı, teknik açıdan kusursuzdu; virtüözite ve sahne enerjisi tartışılmaz. Ancak konserin dramaturjisi, dinleyiciyle bağ kurma noktasında eksik kaldı. Türkiye seyircisi, cazın karmaşık yapısını sever ama melodik parçalarla dengelenmiş bir setlist de bekler. Bu konser, büyük ustaların sahneye çıkarken sadece kendi müzikal özgürlüklerini değil, karşılarındaki dinleyicinin ruhunu da hesaba katmaları gerektiğini hatırlatan bir ders niteliğindeydi.

Stanley Clarke, kuşkusuz caz tarihinin yaşayan efsanelerinden biri; onun müziğine ve vizyonuna söyleyecek söz yok. Ancak naçizane bir gözlem olarak, genç müzisyenlere sahnede tanıdığı geniş özgürlük alanını sorgulamadan edemiyorum. Müzikte, özellikle doğaçlamada kısıtlama elbette olmaz fakat nüansların korunması ve ortak bir müzikal çerçevenin hissedilmesi, ortaya çıkan işin cazibesini ve bütünlüğünü artırır. 

Kanımca sahne büyüsünü var eden en kritik unsur, müzikal özgürlük ile disiplin arasındaki o hassas dengedir.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×