Geçenlerde bir gazeteci arkadaşım, “Aklımı başımdan alacak bir film izleyemeyeli o kadar uzun zaman oldu ki,” diye dert yanıyordu. Sanırım çoğumuz aynı hissi paylaşıyoruz. Belki pandemi sonrası hızla çoğalan dijital platformlar sinemayı dönüştürdü — hatta biraz da büyüsünü elinden aldı. Ama şu da bir gerçek ki; sinema, perdeye yansıdığında başka bir sihre bürünüyor. Baş döndürücü, masalsı, büyüleyici. Üstelik bu büyüyü yeniden hissettiren anlar ne yazık ki eskisinden daha az.
İşte tam da böyle anlarda, MUBI gibi kürasyon gücü yüksek platformlar imdada yetişiyor. Dün gece Kolektif House Levent’te MUBI küratörlüğünde başlayan Night Shift: Miles & Smiles ile Açık Hava Sineması etkinliğinin ilk gecesinde, Tarsem Singh’in kült başyapıtı The Fall’u (Düşüş) yıllar sonra yeniden perdede izleme şansı buldum. Üstelik yıldızların altında.

2006 yapımı bu fantezi-macera, özel efekt kullanılmadan, 24 ülkede dört yıla yayılan çekimlerle tamamlanmış. Namibya’daki Deadvlei’den Ayasofya’ya, Buenos Aires’ten Bali’ye, Tac Mahal’den Kolezyum’a uzanan sahneleriyle gerçek bir sinema şöleni. Filmin hem yönetmenliğini hem de finansmanını üstlenen Tarsem Singh, geçtiğimiz nisan ayında İstanbul Film Festivali’ne konuk olduğunda, filmin restore edilmiş yönetmen kurgusundan bahsetmişti. Ağustos’ta Locarno Film Festivali’nde ilk kez gösterilen bu yeni versiyon, izleyici deneyimini iyileştiren ufak dokunuşlar ve 2 dakikalık yeni sahnelerle tamamlanmış.
The Fall, sessiz film döneminin Los Angeles’ında geçiyor. Ağaçtan düşüp kolunu kıran küçük bir göçmen kız, hastanede sette yaralanmış bir dublörle tanışıyor. Dublör, kızı kasvetten kurtarmak için ona zalim bir hükümdarın hikâyesini anlatmaya başlıyor. Kızın hayal gücüyle şekillenen bu destan, izleyiciyi gerçekle düş arasında sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Singh’in “büyüklere göre bir masal” diye tanımladığı bu film, izlerken bana yeniden çocukken hissettiğim o saf hayranlığı yaşattı.
Lee Pace ve Catinca Untaru’nun başrollerini paylaştığı The Fall, Türkiye’de ne yazık ki hiçbir zaman vizyona girmedi, bugüne dek hiçbir dijital platformda yer almadı — MUBI hariç.
Yoğun konserlerle geçen bir haftanın ardından bu filmi açık havada izlemek, adeta zihnimi yıkadı. Sinemanın hala büyüleyici olabileceğini hatırlattı. Ve evet, belki “baş döndüren” filmler azaldı ama hala varlar. Sadece doğru anı ve doğru yeri bekliyorlar.
Bu özel gösterim serisi 25 Temmuz’a kadar Kolektif House Levent’te devam ediyor. Bu akşam Fatih Akın’ın efsanevi müzik belgeseli İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek gösterilecek. Hatırlamak isteyenler için; Alexander Hacke’nin rehberliğinde Ceza’dan Sezen Aksu’ya, Baba Zula’dan Aynur’a uzanan bir İstanbul müzik panoraması… Şehrin ruhu, sesi ve hikâyesi.




23 Temmuz’da sıra Peter Greenaway’in görsel şöleni The Grand Tour’da, 24 Temmuz’da ise iki ayrı filmle kapanış: David Lynch’in kült dizisi Twin Peaks’in ilk bölümü ve günümüzün duygusal başyapıtlarından biri olan Aftersun.
Eğer sinemanın hâlâ sizi büyüleyebileceğine inanıyorsanız, bu geceleri kaçırmayın. Belki sizin de aklınızı başınızdan alacak o film yeniden karşınıza çıkar.
**Miles&Smiles ile Açık Hava Sineması, 22 Temmuz itibarıyla Kolektif Gate ve KoPlanet üzerinden ücretsiz kayıt olan Kolektif House üyelerinin yanı sıra kolektifhouse.co adresinden günlük giriş satın alan tüm sinemaseverlere açık olacak.
Film Programı:
- 22 Temmuz: İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek
- 23 Temmuz: Grand Tour
- 24 Temmuz: Twin Peaks 1. Bölüm
- 25 Temmuz: Aftersun
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





