İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yunan sanatçı Monsieur Minimal: “Müzik ve Sanat, Her Şeyden Önce Temel Bir İhtiyaçtır.”

Geçtiğimiz yıl Gezgin Salon Festivali’nde sahne alan ve kısa sürede ülkemizde de büyük ilgi gören indie-pop öncüsü Yunan sanatçı Monsieur Minimal, bu kez İstanbul’un en köklü sahnelerinden Roxy Club’da sahne alacak.
Atina’da yaşayan müzisyen ve prodüktör Monsieur Minimal, 15 Kasım’daki İstanbul konseri öncesinde Gizem Ertürk’ün sorularını yanıtladı.

Son dönemde sizi heyecanlandıran sanatçılar ya da gruplar kimler? Bir de, daima çalma listenizde olanlar kimler?

Son birkaç yıldır büyük bir tutkuyla Khruangbin dinliyorum. Ruhuma doğrudan konuşan ender gruplardan biri onlar. Hatta kendi müziğime, özellikle Easteria albümümde, onların sound’undan bazı unsurları dahil ettim. Bunun dışında Hermanos Gutiérrez, Sababa 5 ve Altın Gün’ü de keyifle dinliyorum.

Konserlerinizde yaratmak istediğiniz atmosferi nasıl tanımlarsınız?

Müziğim tamamen duyguya ve iyi hissettiren melodilere dayanıyor. Bu yüzden sahnede sıcak, duygusal bir atmosfer yaratmaya çalışıyorum — sevgi, yaşam sevinci ve bir tür arınma hissi taşıyan bir ortam. Amacım bunu seyirciyle paylaşmak, o anı birlikte yaşamak ve herkesin yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ayrılmasını sağlamak.
İstediğim şey sadece eğlenceli bir deneyim sunmak değil; aynı zamanda ilham veren, moral yükselten bir deneyim yaratmak.

Boş zamanlarınızda ne dinliyorsunuz? Size enerji veren, yeniden şarj olmanızı sağlayan albümler veya şarkılar hangileri?

Her türden biraz dinliyorum: elektronik müzikten 60’lar–70’ler döneminin Doğu kökenli psikedelik pop-rock’ına, klasik müzikten caz’a kadar geniş bir yelpazem var. Özellikle beni başka bir evrene taşıyan ve melodileriyle duygusal olarak etkileyen parçalar ilgimi çekiyor.
Bu yüzden çoğu zaman enstrümantal eserleri tercih ediyorum — çünkü kelimeler olmadığında müzikle daha derin bir bağ kurabiliyorum.

Sizi etkileyen filmler veya kitaplar var mı? Bunların müziğinize yansıdığını hissediyor musunuz?

Filmler ve kitaplar beni müzikalden çok kişisel olarak etkiliyor.
High Fidelity ve 24 Hour Party People gibi filmler, müziğe âşık olmamı ve bu alanda bir kariyer sürdürme isteğimi tetikledi.
Müziğimin kalbimi ve ruhumu yansıtmasını istiyorum — sadece aklımı değil.

Dijital çağda müzik üretimi ve canlı performans biçimleri sürekli değişiyor. Sizce müzisyenler bu dönüşüme nasıl uyum sağlamalı?

Bağımsız bir sanatçı olarak yapabileceklerinizin bir sınırı var. Müzik endüstrisinin küreselleşmesinden ve dijital platformlardan yararlanarak eserlerinizi daha geniş kitlelerle paylaşabilirsiniz — ama bir noktaya kadar. Zaman değiştikçe biz de yeni trendleri takip etmeye yöneliyoruz; bu kaçınılmaz.
Fakat bu, her trendi körü körüne takip edip asıl önemli olanı kaybetmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

Hayatta olduğu gibi burada da mesele denge. Bize hitap eden, içimize sinen, kimliğimizle uyumlu unsurları benimseyebiliriz; bunu yaparken kendimizi kaybetmememiz yeterli. Amaç, sevdiğimiz müziği üretmek ve onun bize iyi hissettirmesi. Eğer başkaları da sever ve başarılı olursa ne âlâ. Olmazsa da sorun değil. En önemlisi, sevdiğimiz şeyi yapıyor olmamız.

Müzik ve sanat, her şeyden önce temel bir ihtiyaçtır — ancak ondan sonra ticari bir ürüne dönüşür.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×