İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sükûnetinde Asalet Gizli – La Grazia

MUBI’nin renkli seçkisinde boy gösteren Sorrentino imzalı La Grazia, izleyicisini iktidarın perde arkasına davet eden o özel filmlerden.

Yazı: Erdem Tatar

Kitabın ortasından konuşalım; La Grazia, gücünü büyük laflardan değil, o lafların arasında ustaca gizlenen hummalı sessizlik anlarından alıyor. Yönetmenin önceki filmlerinde sıkça rastladığımız ihtişam, gösteriş ve görsel debdebe burada daha geri planda. Kamera hâlâ zarif, kadrajlar hâlâ özenli fakat bu kez karşımızda hünerleriyle seyirciyi tavlamaya çalışan bir sinema anlayışı yok. Sorrentino, sanki yola çıkarken her zamankinden daha kararlı biçimde, “az olsun, öz olsun” demiş.

La Grazia’nın merkezinde, görev süresinin sonuna yaklaşan İtalya Cumhurbaşkanı Mariano De Santis var. Dışarıdan bakınca devlet terbiyesinin ete kemiğe bürünmüş hâli gibi duran bu adam, içinde tartışmalı kararların, kapanmamış yas yaralarının ve cevaba muhtaç soruların ağırlığını taşıyor. La Grazia, iktidarı bir kudret gösterisi olarak değil, vicdanıyla baş başa kalmış bir insanın kamburu misali ele alıyor. Bu şahsileştirilmiş perspektif, filmi benzer siyasi dramlardan ayıran en mühim damar.

Toni Servillo’nun oyunculuğu, La Grazia’nın nüanslarını taşıyan omurganın ta kendisi. Bağırmadan, dövünmeden, gözyaşını seyircinin zihnine serpmeden oynuyor. Yüzünde yorgun bir devlet adamının mesafesi, bakışında ise kendinden bile saklayamadığı türden bir kırılganlık mevcut. Bazı oyuncular duyguyu büyütür, bazıları onu içinde tutarak daha tesirli kılar, Servillo ikinci yolu seçiyor; her mimik, her kısa duraklama, her bastırılmış tebessüm filmin ruhuna işliyor.

La Grazia’nın en cazip maharetlerinden biri de ikircikli meseleleri kolay cevaplarla geçiştirmemesi. Af yetkisi, ölüm hakkı, adalet, merhamet, kişisel hürriyet ve devlet sorumluluğu gibi ağır başlıklar mayasında mevcut; fakat film bunları nutuk kürsüsüne taşımıyor. Seyirciye parmak sallamıyor, ders vermeye kalkmıyor. Tam aksine, şüphenin de bir ahlakı olabileceğini anımsatıyor, zira bazen erki erk yapan şey ivedilikle hüküm dağıtmak değil; alınan karar her ne olursa olsun, öncesinde hakkaniyetle zihin süzgecinden geçirebilme becerisidir.

Sorrentino’nun sinemasına aşina seyircileri bile gafil avlayacak tuhaf anlar, ince alaylar ve beklenmedik dönüşler La Grazia’nın muhteviyatından eksik değil. Görsel zarafet hikâyenin önüne geçmek yerine onun etrafında usul usul dolaşıyor; bu sayede film, hem Sorrentino imzasını koruyor hem de onun en gösterişli “huylarını” dizginlemeyi başarıyor.

Tüm bu sebepleri göz önüne aldığımızda La Grazia, salt bir siyasi dram değil, ömrün son düzlüğünde yapılan çelik soğukluğunda bir iç muhasebe olarak da değer kazanıyor. De Santis’in karşı karşıya kaldığı meseleler devlet katında geçiyor olabilir fakat asıl dava makam odaları yerine, insanın içinde kurulmuş sessiz mahkemelerde görülüyor. Kanun ve vicdanın arasında kurulmuş köprüler, beklenmedik sertlikte imtihanlarla sınanıyor. Film, bu cenderede sıkışmışlık hâlini sabır ve hakkaniyetle işliyor.

Son tahlilde La Grazia, Sorrentino’nun kendi sinemasına çektiği ağırbaşlı ayarın dinginliğinden doğmuş bir eser. Rejisör ne eski ihtişamından bütünüyle vazgeçmiş ne de o ihtişamdan ibaret bir üsluba teslim olmuş. En çok da şunu hatırlattığı için kıymetli: İnsanın içinde kopan fırtınaların göbeğinde alınan en dürüst kararlar, sükûnetin sağlanabildiği anlardan doğar.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×