İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“İnsan En Çok Nerede Susmayı Öğrenir?”: Zeynep Kesler Özdoğan ile Anemonlar Üzerine Söyleşi

Zeynep Kesler Özdoğan, Ceres Yayınları etiketiyle yayımlanan ikinci romanı Anemonlar’da aileden topluma uzanan görünmez kalıpların insanın kendi sesiyle kurduğu ilişkiyi nasıl biçimlendirdiğinin izini sürüyor. Geçmiş ile bugün arasında hareket eden roman; suskunluk, aidiyet, korku ve özgürleşme etrafında, insanın kendisine ait sandığı seçimleri ve duyguları yeniden sorguluyor. Özdoğan ile Anemonlar’ın çıkış noktasını, kuşaktan kuşağa aktarılan korkuları, aile içinde konuşulmayanları ve “kendi hayatının öznesi olabilme” meselesini konuştuk.

Anemonlar hangi fikir, görüntü ya da duyguyla başladı? Romanın ilk tohumu neydi?

Bir taraftan içinde bulunduğumuz toplumun bizden bekledikleriyle başa çıkmaya çalışırken bir taraftan da var olma, hayatı anlamlandırma mücadelemiz üzerine insana dair, yaşamın içinden bir roman yazmak istedim. Anemonlar aslında bir soruyla başladı:

“Güçlü olmak nedir? Yaşamak zorunda olduğun hayata uyum sağlamak mı, yoksa şartları zorlayıp istediğin hayat için mücadele etmek mi?”

Hikayemde bu sorunun cevabını aradım. Bize güçlü olmak diye öğretilen şey çoğu zaman dayanmak, uyum sağlamak, idare etmek… Oysa bazen asıl gücün, içinde bulunduğun şartları değiştirmeye cesaret etmek olduğunu düşünüyorum. Anemonlar‘ı yazarken bu düşüncenin peşinden gittim. Olmak istediğimiz insanla, olmamız gerektiğini düşündüğümüz insan arasındaki o mesafeyi ve içimizden gelen sesi ne zaman, neden susturmaya başladığımızı anlatmak istedim. Roman boyunca biraz da şu sorunun peşindeydim:

“İnsan en çok nerede susmayı öğrenir?”

Bence cevabın önemli bir kısmı ailede ve toplumda saklıydı.

Romanın merkezinde güçlü bir “iç ses” meselesi var. Bu sesin peşine düşmenizin nedenini sormak isteriz.

Hepimiz, yaşamak zorunda olduğumuz hayata uyum sağlamak için zaman zaman iç sesimizi susturuyoruz. Olmak istediğimiz insanla olmamız gerektiğine inandığımız insan arasında gidip geliyoruz. Bu yüzden kitabımı içindeki sesi dinlemeye cesareti olanlara ithaf ettim çünkü bu gerçekten cesaret isteyen bir şey.

İnsanın kendi sesini duyabilmesi sandığımızdan çok daha zor. Hepimizin içinde ne istediğimizi, neyin bize iyi gelmediğini aslında bilen bir ses var ama büyürken o sese başka sesler karışıyor. Ailenin, toplumun, çevrenin beklentileri… “Böyle yapmalısın”, “böyle olmalısın”, “idare et”, “uyumlu ol” derken bir süre sonra hangi sesin gerçekten bize ait olduğunu ayırt edemez hale geliyoruz. İnsanlar, özellikle de biz kadınlar, hayatımızın büyük bölümünü kendimizi anlatmaya, anlaşılmaya ve başkalarının bakış açısını değiştirmeye çalışarak geçiriyoruz. Bazen mutluluğumuzu bile buna bağlıyoruz. Çoğu zaman da başarısız oluyoruz ve bütün bunların arasında kendi sesimizi duyamaz hâle geliyoruz.

Anemonlar biraz da iç sesini duymadan büyüyen insanların hikâyesi oldu. Elbette içinde aşk da var, ilişkiler de var ama özünde insanın kendini bulma, kendi hakikatine yaklaşma ve ona rağmen değil, onunla yaşama çabası var. Benim ilgilendiğim mesele sadece insanın kendini bulması değil; kendini bilinçli bir şekilde yaratabilmesi. Kendi hayatının öznesi olabilmesi. Bu da çoğu zaman toplumun, ailenin ve çevrenin beklentileriyle yüzleşmeyi gerektiriyor. Belki de bu yüzden kadın karakterlerim hep bir dönüşüm yaşıyor. Bana göre bir hikâyeyi etkileyici kılan şey, dönüşümü anlatabilmesidir. Dönüşüm umuttur… Umutsa ihtiyaç…

Geçmiş ve bugün arasında gidip gelen bir yapı kuruyorsunuz. Hikayeyi kronolojik anlatmamak sizi zorlayan bir detay mıydı?

Açıkçası bu konuda hiç zorlanmadım. Ben yazdığım hikayeyi yaşarım. Karakterlerim gözümde adeta etten kemikten insanlara dönüşür. Olaylar doğal bir akışta ilerlerken karakterlerim de düşüncelerinde zaman zaman geçmişe gider, sonra bugüne dönerler. Gerçek hayatta da geçmişi kronolojik hatırlamıyoruz. Bir koku, bir cümle, bir insan, bazen küçücük bir olay bizi yıllar öncesine götürebiliyor. Hafıza biraz böyle çalışıyor.

Anemonlar‘da da tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, karakterlerin bugün verdikleri tepkileri anlayabilmek için geçmişlerine bakmamız gerekiyordu. Geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmiyor; biz fark etmesek bile seçimlerimizin, korkularımızın, ilişkilerimizin içinde yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden geçmişe dönüşleri yalnızca okura bilgi vermek için kullanmak istemedim. Bugün yaşanan bir şeyin geçmişteki karşılığını görmesini, parçaları yavaş yavaş birleştirmesini istedim.

Elbette teknik olarak dikkat gerektiren bir yapı. Okurun zamanlar arasında kaybolmaması ama aynı zamanda her şeyi de en başından bilmemesi gerekiyor. Ben de yazarken biraz okurla birlikte yapbozun parçalarını yerleştiriyormuşum gibi hissettim. Karakterlerimi yalnızca bugün oldukları halleriyle değil, onları o insana dönüştüren geçmişleriyle birlikte tanıdım ve okura aktardım.

“Anemonlar, bir yanıyla toplum tarafından bireylere biçilen kadın-erkek rollerine ve bu rollerden doğan baskılara bir itiraz. “

Aile içinde konuşulmayanların bazen konuşulanlardan daha belirleyici olduğunu görüyoruz. Sessizlik sizin için romanda nasıl bir yere sahip?

Anemonlar‘da baba yoksunluğunun, anne baskısının ve toplumun dayattığı beklentilerin insanı nasıl sessizleştirdiğini, başka bir deyişle sindirdiğini anlatmak istedim. Konuşulmayanların ve bastırılanların hayatlarımızı nasıl yönettiğini de görünür kılmak istedim.

Ben travmanın kendisi kadar, sonrasında onun hakkında konuşamamanın, hatta bazen yaşanan şeyi adlandıramamanın da yıkıcı olduğuna inanıyorum. Konuşulmayan şey kuşaktan kuşağa biçim değiştirerek aktarılabiliyor. Birinin sustuğu yerde, yıllar sonra başka biri nedenini bile bilmediği bir korkuyla yaşayabiliyor. Bize küçük yaşta uyumlu olmayı öğretiyorlar… ama kimse sınır koymayı öğretmiyor. Bu da insanı sessizleştiriyor. Kendinden uzaklaştırıyor. Kadın ve erkek olmanın, anne baba olmanın, evlat olmanın, susmanın ve karşı koyamamanın yükünü dört farklı hayat üzerinden anlatmaya çalıştım.

Anemonlar, bir yanıyla toplum tarafından bireylere biçilen kadın-erkek rollerine ve bu rollerden doğan baskılara bir itiraz. Modern hayatın kadın ve erkeklerin omuzlarına yüklediği rollerin, aile içinde öğrenilen sessizliklerin ve kuşaktan kuşağa aktarılan yaraların etrafında dolaşan bir roman. Mutsuzlukla baş etmenin, eksik büyümenin ve sevilme biçimlerinin insan hayatında bıraktığı izleri sorguluyor.

Uyumlu olmak için kendinden vazgeçmek…

“Böyle gelmiş böyle gider” demek…

Anemonlar biraz o suskunlukla yüzleşme hikayesi.

Karakterlerinizin taşıdığı korkuların bir kısmı onlardan önceki kuşaklara ait. Sizce bize miras kalan duygulardan gerçekten özgürleşebilir miyiz?

Tamamen özgürleşebilir miyiz, bilmiyorum. Bize miras kalan şeyler yalnızca korkular değil; hayata bakışımız, sevme biçimimiz, kendimizi koruma yöntemlerimiz, hatta bazen neyi normal kabul ettiğimiz bile bizden önce şekillenmeye başlıyor.

Belki geçmişimizi silemeyiz ama onun bugünümüzü ne kadar yöneteceğine karar verebiliriz. İnsanın fark ettiği şeyi değiştirme şansı olduğuna inanıyorum.

Anemonlar‘da karakterlerimin yaşadığı dönüşüm de biraz bununla ilgili. Bir noktada kendi korkularıyla, seçimleriyle, hatta kendilerine ait sandıkları bazı duygularla yüzleşmek zorunda kalıyorlar.

“Bu gerçekten benim korkum mu, yoksa bana öğretilmiş bir korku mu?” sorusu bence çok kıymetli.

Bize miras kalan her şeyi taşımaya devam etmek zorunda değiliz. Bazı mirasları reddetme hakkımız da var.

Ben dönüşümü bu yüzden umutla ilişkilendiriyorum. Geçmiş değişmiyor belki ama geçmişle kurduğumuz ilişki değişebiliyor ve bazen insanın hayatını değiştiren şey tam da bu oluyor.

Bazı çiçekler vaktinden önce açar… Bazıları tam da bu yüzden hayatta kalmayı çok erken öğrenir.

Anemonlar adını seçme sebebiniz neydi?

Anemon çiçeği narin görünür ama aslında oldukça dirençlidir. Rüzgarda eğilir, savrulur ama tutunmayı başarır. Benim karakterlerim de biraz öyle; kırılgan ama dirençli. Kırılganlıkları güçsüzlük değil aslında. O kırılganlık onların dönüşüm alanı.

Ben karakterlerimi güçlü yazmaya çalışmadım. Onları gerçek yazmak istedim. Gerçek olan da hem kırılgan hem dirençli olabiliyor. Roman zaten sabırsız anemonların hikayesiyle başlıyor. Masalın orijinalinde büyük sözü dinlemeyen ve vaktinden önce açan anemonlar, gece ayazında feci şekilde can veriyorlar. Ben daha romanın başında okuyucuya şu önermeyi yapıyorum:

“Belki de bazıları yaşamıştır.”

Ve kendilerine şu soruyu sormalarını istiyorum:

“Neden masalda bize hepsinin öldüğünü söylüyorlar?”

Bana göre edebiyat doğrudan bağırmamalı, bir hikâye anlatmalı. İtirazını o hikayenin altına saklamalı. Benim romanlarımda da aşk var, ilişki var… ama aslında insanın kendini bulma ve kalıplara karşı durma çabası var. Bazı çiçekler vaktinden önce açar… Bazıları tam da bu yüzden hayatta kalmayı çok erken öğrenir.

Şu ara sizin başucu kitaplarınız hangileri?

Neredeyse hiç ayrım yapamadan ilgimi çeken her şeyi okurum. Hatta ilgimi çekmese bile başlayıp da yarıda bıraktığım eser yok gibidir. “İçinde bir şey bulunmayacak kadar kötü bir kitap yoktur” demiş Balzac. Ben de okuduğum her şeyde beslenecek bir şey bulabileceğime inanırım ve genelde öyle de olur.

Roman çok severim. Şiir de severim. Aynı zamanda psikoloji, sosyoloji, felsefe, tarih alanında yazılmış eğitici ve bilgi veren kitapları okumaktan da çok keyif alırım. Yeni yazarlar, şairler keşfetmeyi severim fakat klasiklerden de vazgeçemem. Şahsen tanıdığım insanların yazdığı eserleri okumak da çok hoşuma gider çünkü onları bu sayede daha iyi tanıyacağımı düşünürüm.

Bir kitabı tekrar okumayı da çok severim. Tekrar tekrar okuduğum, hayatımın farklı dönemlerinde bana farklı şeyler katan eserler vardır. Şu anda Selçuk Aydemir’in “Mahalleden Arkadaşlar” adlı romanını okuyorum. Çok keyifli bir eser. Yazarın anlatım dili akıcı ve eğlenceli. Kelimelerle oynadığı küçük oyunlar, sahneleri anlatışındaki canlılık beni çok cezbetti.

Ondan önce Wilhelm Schmid’in “Mutsuz Olmak: Bir Yüreklendirme” adlı kitabını okudum. Ufuk açan, kafamda yeni aydınlanmalara sebep olan bir eserdi. Daha sonra bir kez daha okumayı planlıyorum. Başucumda bekleyen bir diğer kitap ise ilkokul arkadaşım Bora Erkmen’in “Kronos Bilgeliği: Zaman Yönetiminin Sırları”. Üstelik benim de yayınevim olan Ceres’ten çıktı. Okumak için sabırsızlanıyorum.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×