Ne demişler; ayıyı dansa kaldırırsan, son adımı ayı atar! Disney+ ekranlarının sevilen dizisi The Bear, beşinci sezonuyla mutfaktan kalbe taşan serüvenine nokta koyuyor. Bize de Carmy ve ekibini uğurlamak düştü.
Yazı: Erdem Tatar
The Bear ilk bölümünden itibaren devasa bir terapi seansını anımsatan, gastronomi pelerini kuşanmış bir seyir şöleniydi. Dört duvarın, mutfak araç gereçlerinin, ağız sulandıran tariflerin tülünü sıyırınca ortaya yas, kırılgan egolar, nesil aktarımıyla karakterlerin arasında bir hayalet misali dolanan travmalar ve hırsın öfkeyle çırpıldığı öykülerle karşılaşmıştık. Takım olabilmek mi zor yoksa aile kalabilmek mi? Bir “şükran yemeği” sofrasına kaç kavga sığar? The Bear bize sadece soru işaretlerini değil, kaosun eteklerinin altında sükûnetle bekleyen cevapları da pişirdi.
The Bear ekibi final sezonunda sürprizlerle, ters köşelerle, tükenmişlik sendromuyla ve yeni krizlerle başa çıkabilecek mi yoksa tüm bu baskının altında yerle yeksan mı olacak? Sürprizleri bozmadan söyleyeceğim tek şey, final sezonunun daha ağırbaşlı, içe dönük ve olgun bir perspektiften olayları seyircisiyle buluşturduğu. İlk sezonların yüksek tansiyonlu hatta yer yer boğucu enerjisinin tamamen kaybolduğunu söyleyemeyiz, hele ki sezonun açılış bölümünde şahit olacağınız kaos, The Bear’in en keskin zirvelerinden. Bununla birlikte bu şahane hikâye yıllar içerisinde karakterlerini hem değiştirdi hem de dönüştürdü, kusursuz ve ışıl ışıl bir mutfağı yok belki The Bear’in ancak hem takım hem de aile olmayı öğrenmiş bir ekibi var. Ödümüz kopsa da emin ellerdeyiz!
Yapbozun her parçası kıymetli, daha küçük parçalar adeta tutkal görevi görürken, Carmy, Sydney, Richie, Nat, Tina ve Marcus’tan oluşan büyük parçalar için son virajı döndüğümüzü her yeni bölümle bir kez daha hatırlıyoruz. Bu dansın telafisi yok!
The Bear gözünüzü yanlış bir anda kırptığınızda kaçırabileceğiniz detaylarla dolu, her karakteri artık mimiklerinden nidalarına kadar sindirmiş vaziyetteyiz. Dizinin yaratıcı ekibi de izleyicisiyle kurduğu bağa güveniyor ve tuğla kalınlığında atılan nutuklarla değil, ailenin organik iletişim yöntemleriyle öyküsünü işliyor. O aileye dahil olduğumuzu, Carmy’nin çileden çıkışını, Sydney’in göz devirişini, Richie’nin tüm kontrolü yitirişini şıp diye fark ettiğimiz anlarda The Bear daha da kıymetleniyor. Ekranda salt bir dizi izlemiyoruz, bu karakterlerle Chicago’nun göbeğinde bir varoluş mücadelesi veriyoruz.
The Bear’in yayın hayatı süresince en takdir ettiğim yönlerinden biri de ünlü simaları konuk oyuncu olarak konumlandırırken hiçbirine şöhret avcısı iştahıyla yaklaşmaması oldu. “Bakın, bakın kimi getirdik!” budalalığına hiç düşmedikleri gibi, aralarına katılan her konuğa anlamlı roller teslim ettiler. Jamie Lee Curtis, Jon Bernthal, Olivia Colman, Will Poulter, Bob Odenkirk, Sarah Paulson, John Mulaney, Gillian Jacobs, Josh Hartnett ve daha kimler kimler! Bu yıldız kadrosu başka diziden geçse belki de tüm akışın seyrini değiştirir, bu isimlerden bazıları dizinin dengesinin sürekliliğine mal olacak tercihlere sebep olurdu. The Bear ise yolundan sapmadı ve çekirdek kadrosunu her daim Samanyolu misali parlattıkça parlattı.
The Bear’in son saniyeleri ekranda akarken aklıma bir sahne düştü. Bir sinema efsanesi Papillon’dan ufacık bir replik: “Senin suçun, bir insanın işleyebileceği en büyük suç. Seni boşa yaşanmış bir hayattan ötürü suçlu buluyorum!” The Bear’de hayatını boşa yaşamamış karakterlerle beş sezon geçirdik. Onlarla ağladık, onlarla hırslandık, sinkaflı bir küfür sallarken onlara eşlik ettik. Bu karakterlerin tüm kararlarını onaylamamız olanaksız fakat her birinin yaşam serüveninden kendimize dersler çıkardık. Hangi yolu seçerlerse seçsinler, her daim yaşamın hakkını vermeye ant içmiş insanların öykülerini izledik. The Bear’i belki de en çok bu yüzden özleyeceğiz.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






