You Can See Everything, yakın tarihin en önemli dolandırıcısını plastik bir mikroskobun altında incelemekle kalmıyor, sinemanın tuhaf bir sirke dönüşümünü adeta ölümsüzleştiriyor.
Yazı: Erdem Tatar
Çürüme.
Zamanımızın ruhunun tek kelimelik özeti.
Post-truth (hakikat ertesi) çağında yaşadığımız hepinizin malumudur diye düşünüyorum. Hakikat hiç olmadığı kadar soyut, biraz efervesan, ziyadesiyle lüzumsuz bir konsepte dönüştü. Ardına yeterince beğeni ve takipçi sığdırabildiğimiz yalanlar tek geçer akçe!
Bir belgesel düşünün ki elinde manipülasyonun tüm oyuncakları hazır kıta bekliyorken, “cambaza bak” demekten öteye gidemesin; ajandasızlığı ajanda olarak benimsesin ve ürününü satacağı güruhları bulmakta zerre zorlanmasın.
Okurken tuhaf geldi değil mi?
Günümüzde yeterince tuhafsanız, normalin indirim sepetine terk edildiği bu sükseli dükkanda en bol sıfırlı etiketi kıçınıza yapıştırırlar ve sizi zahmetsizce pazarlarlar. Meta’yız derler; dördüncü duvarı kırıyoruz derler; letterboxd (ya da artık o an neresi popülerse orada) tarihinin (tarihe bakın hele!) en yüksek puanlı filmiyiz derler; bir şekilde size o bileti satmanın yolunu bulurlar çünkü hassas FOMO’lar kaşınmaya gelmez, tatmin isterler! Sanki başka işiniz mi var? Koşuverirsiniz salonlara, Elizabeth Holmes’un mavinin tekinsiz tonlarında açık unutulmuş kuğu gözlerine bakar durursunuz. Konsensüsün en tatlı süsü, günün en önemli haberinin gizli öznesi, meta şaklabanlığın şakşakçısı olmaktan daha güzel ne var bu çağda?
Elizabeth Holmes dedim de tanır mısınız kendisini? İnsan hiç tanımadığı birinin belgeselini görmeye bu derece heyecanlanır mı? FOMO demeyin kuzum, “Pavlov kalk, büyüğün geldi!” diyelim biz şuna!
Azur mızraklar misali kırpmadan üstünüze diktiği gözleri, tuhaf ses tonu, Steve Jobs’un cesedinden söktüğü balıkçı yaka siyah kazağı ve Edison’a rahmet okutan “buluşuyla” milyon dolarlar cukkalayan Elizabeth Holmes’la bugüne dek tanışmadıysanız, üstelik de bu filmi (kendisini belgesel olarak anmayacağım) izleyecekseniz tanışsanız iyi edersiniz zira tabiri caizse canavarın “inine gireceksiniz”.
Theranos (terapi ve teşhis kelimelerini ne de zekice birleştirmiş!) adını verdiği şirketiyle, elini verenin kolunu kaptırdığı Amerikan sağlık sistemine güneş gibi doğma vaadini kısa ömürlü bir imparatorluğa dönüştürmeyi başarmış bir girişimci var karşınızda! Theranos, her saniyesi dolar öğüten bu sisteme gerçek bir mucize satmayı hedeflemişti; tüplerce kan vermeye, her test için havaya dolar saçmaya paydos! Parmağınızın ucundan alınacak tek bir damla kan kâfi. Edison adlı akıllı kutucuk iki yüz civarı hastalığı tespit etmekle kalmayacak, teşhisten kullanılması gereken ilaçlara kadar tüm detayları hastayla anında paylaşacak bir mucizeydi. İlaç sektörünün insanları hasta ederek kendine bağımlı hale getirdiği düzene savaş açan, bu sistemin ortasına dinamit bırakmaya soyunan, Hipokrat’ı mezarından fırlatacak devrim hülyaları satan Elizabeth Holmes, Amerika’nın en parlak beyni olarak adlandırılmakla kalmamış, ödüllere boğulmuş, kanaat önderi sayılmış, Forbes ve daha pek çok “saygın” yayını paspasında yatırır hale gelmişti.
Peki sonuç ne oldu?
Yalancının mumu yatsıya kadar yandı, teori pratiğin önünde diz çöküp af diledi, Elizabeth Holmes modern azizeden günah keçiliğine terfi etti!
Yatırımcılar toz oldu, paralar suyunu çekti, eski çalışanlara uygulanan mobbing girişimleri bumerang etkisiyle Holmes’a geri döndü ve kendisini kapaklarından düşürmeyen yayınlar, “Kraliçe Çıplak” manşetleri atmak için sıraya girdiler! Aynı süreçte Theranos’un kobayı olan hastaların ölümlerden döndüğünü, yanlış teşhis ve ilaç referanslarının hayatları kaydırdığını, Amerikan sağlık sistemine olan mevcut güvenin iyiden iyiye aşındığını, hatta Silikon Vadisi’nin ’90’lardan itibaren sükse şov yaptığı çağın kapanma sürecine dayandığını siz zaten tahmin etmişsinizdir.
Elizabeth Holmes çıkarıldığı mahkemede suçlu bulundu ve 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu süreçte Holmes’un öyküsü, reytinglerde zirveyi gören iki televizyon yapımına ilham verdi. HBO ekranlarında yayına giren The Inventor: Out for Blood in Silicon Valley belgeseli ve Amanda Seyfried’in başrolde kamera karşısına geçtiği The Dropout (Disney+) dizisi bu mevzuyu layıkıyla ele alan iki yapım, ikisi de ülkemizde ilgili platformlarda seyredilebilir. You Can See Everything’i izleyecekseniz, önden birkaç bölüm de olsa The Dropout’a göz atmanızı şiddetle öneririm.
Theranos rezaletinden sonra “mazbut” bir yaşam sürmeye başlayan Holmes bu süreçte Billy Evans adlı “girişimciyle” ilişkiye başladı. Çiftin iki çocuğu oldu ve Holmes, cezaevinde bulunduğu süre boyunca kendisi adına tüm işlerini yürütmesi için Billy’ye vekâlet verdi. Evans’ın filmde anlattığına bakılırsa bu yetki, Holmes’ün ticari girişimlerinden kamusal imajına kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor.
Renk körü olsanız bile bu boyutta bir “kırmızı bayrağı” görmezden gelemezsiniz!
Holmes cezaevine girmeden kısa bir süre önce Evans’la birlikte A24 adlı yapımcı şirketin kapısını çalıyor ve Holmes’ün “son” özgür günlerini kayıt altına almayı teklif ediyor.
A24’un bu projeyi teslim ettiği isimler hayli dikkat çekici. Amerikan televizyonlarının son yıllardaki en parlak zihinlerinden Nathan Fielder ve oldukça ilginç belgesellerle adını duyuran, sayfamıza ilk kurgu uzun metrajı Primetime filmiyle daha önce de konuk olan Lance Oppenheim bu tuhaf seyirliğin dümenine geçiyor.
Nathan Fielder’ı uzun yıllardır ilgiyle takip ederim. Son dönemin meşhur kelimelerinden “cringe”i tüm yapımlarında başköşeye oturtan Fielder, sosyal deney kisvesiyle seyircisini başkası adına utanmaya yönlendiren programlara imza atmasıyla tanınır. Aşırı doz hiciv barındıran anlarda istifini bozmadan, mimiğini dahi oynatmadan sürecin işlemesini yönlendirmeye devam eden Fielder, deadpan olarak adlandırılan donuk yüzlü ekran komedisini virtüöz seviyesinde ifa ediyor; kendi kulvarında tahtı sallanmayan yegâne isim.
Tüm “performansını” kurguyu kusursuz akıtma becerisine sıkıştıran Fielder’ın adını ilk kez duyduysanız Nathan for You ve The Rehearsal adlı yapımlarına muhakkak göz atmanızı tavsiye ederim. Kendisinin kurgu tabanlı ilk dizisi olan The Curse bence Fielder’ın bugüne dek imza attığı en başarılı proje, Emma Stone’un başrolde kamera karşısına geçtiği bu yapımı da tavsiye edip You Can See Everything’e dönüyorum.
Para babalarını manipüle ederek milyonlarca dolar gelir elde eden bir dolandırıcıyı, ele aldığı her konuyu (ve muhataplarını) manipüle ederek milyonları güldüren bir televizyoncunun kamerasına hapsedince ortaya ne çıkar?

You Can See Everything bir belgesel olarak kesinlikle işlemeyen, izlerken plastik zehirlenmesi yaşatan, manipülasyonun iğne deliğinden ipliği geçirip duran bir tetiklenme şovu. Ne var ki bunun bir belgesel olmadığını idrak ettiğiniz anda işin rengi değişiyor. İki tarafın da birbirini sürekli tarttığı, alenen baştan çıkarmaya çalıştığı, satranç derinliği arayanlara keyifli bir dama müsabakası satan bir filmle karşı karşıya kaldığınızı görene dek bir miktar sıkılabilirsiniz.
Filmin, Elizabeth Holmes’un cezaevine teslim olmadan önceki 34 gününe odaklanan kısmı adeta bir sabır testi. Holmes’ün, o derinleştirmeyi bir türlü başaramadığı sesi ve yeni tutulmuş miyop bir uskumru balığını andıran gözleriyle kamera karşısında çırpınışını izlerken mikro fenalıklar geçirdim.
Nathan’ın durumu daha da beter!
Reytingi, daha doğrusu seyirci teveccühünü nereden sağacağını o kadar iyi biliyor ki melodramı, komediyi, romantik ve erotik sinir uçlarını sürekli kaşıyor. İş bu noktada Elizabeth’i değil de seyircisini manipüle etme şeridine direksiyon kırdığı için Nathan’ın zekâ mastürbasyonuna bir süre katlanmanız gerekiyor ama işte FOMO böyle bir şey, madem letterboxd tayfasından geri kalmak istemiyorsunuz, katlanacaksınız!
Bu arada Fielder ve Oppenheim’ın seyirci manipülasyonu bir noktada mide bulantısına dönüşüyor. Canavarla empati kurduran, sebepli kötü yaratalım da Holmes’ün korkunç bir insan olduğu gerçeğini yumuşatalım kaygısı tek çıplağın “kraliçe” olmadığını düşündürüyor.
Holmes’ün üniversite yıllarında yaşadığı taciz vakasının, Theranos öncesi ve süresince birlikte olduğu kendinden yaşça büyük partneri Sunny Balwani’yle ilişkisinin işleniş biçimini fazla hesapçı buldum. Film bir noktada Holmes’ü pek de suçlu olmayan, etrafındaki erkeklerin ağına düşmüş genç ve güzel bir kurban olarak portrelemeye çok yaklaşıyor. Fielder’ın Holmes’le yaşadığı yakınlaşma da bir noktada belgeselci ve öznesi arasında mevcudiyetini muhafaza etmesi beklenen samimiyet sınırının örselendiğine işaret ediyor, aman gafil avlanmayın! Mesele Holmes’ün masumiyet karinesi değil, o konu zaten hukuki süreç neticesinde kapandı. İzlediklerinizin tamamı ürünün ambalajına hizmet eden detaylar.
Fielder kendisini Holmes’e maruz kalmış ve onun örümcek ağına çekilmiş “belgeselci” gibi portrelemeye Holmes cezaevine girdikten sonra başlıyor ve bu noktadan sonra film (final blokunda sarkan bir iki bölümü saymazsak) tam manasıyla şaha kalkıyor. Oppenheim ve Fielder, Holmes’ün parmaklıklar ardına gitmesinden sonra geçen iki yıllık sürenin ardından “belgeselin” dördüncü duvarını kırıyor ve Holmes’ün yokluğunda Amanda Seyfried’i kamera karşısına geçiriyor. Birkaç paragraf önce bahsettiğim The Dropout dizisinde Elizabeth Holmes’u canlandıran Amanda Seyfried hem kendisi hem de Holmes “rolüyle” adeta bir kişilik bölünmesi resitaline imza atarak filmi ipten alıyor.
Holmes’un Fielder’la geçirdiği süre boyunca kendini aklamaya çalışma hamleleri ikinci yarıda daha da göze batmaya başlıyor. Sürekli Billy Evans’ın kontrolü altında yaşayan, yapay zekâ avatarını bile partnerine devreden, sıkıştığı kıskaçtan çıkabilmek adına hapse girmeyi tatlı bir kaçış yöntemi olarak gördüğünü ima eden bir kadınla karşıyayız. Fielder’ı ağına düşürme çabalarının beyhudeliğini, Fielder’dan aldığı hediye ertesinde fark etmiştir diye umuyorum.

Aslına bakarsanız You Can See Everything devasa bir medya balonundan ibaret. Fielder ve Oppenheim’ın kurgudan azade gibi davranan kurgusunu izlemek, narsist canavarların yine ayağa kalkıp bir şekilde dolarları cukkalayacağını bilmek, hakikatten azade bir çağda belgeselciliğin bile öldüğünü üzülerek kabul etmek adına acı acı gülümseyerek izlenecek bir film You Can See Everything.
Hele ki dolandırıcılığın bir telefon kadar yakın olduğu bu ülkede yaşayan insanlar üzerinde ne etkisi olur bilinmez. Tüm reality şovlarda olduğu gibi ibret puanlarını toplayıp: “Ne insanlar var ya çok şükür ben böyle biri değilim.” doyumunu yaşamak isteyenleri üç saatlik bir sirk bekliyor.
Ne Hollywood eski Hollywood ne de Silikon Vadisi eski Silikon Vadisi. Hakikat mi? Sahi, öyle bir kelime vardı ya!
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






Yorumlar kapatıldı.