İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Christie’s New York “Old Master Paintings” Uzmanı ve Moda Tarihçisi Jonquil O’Reilly Söyleşisindeydik

Ara Güler Müzesi’nin Cannes! sergisinden yola çıkan moda tarihçisi ve Christie’s New York Old Master Paintings Uzmanı Jonquil O’Reilly, 22 Eylül’de Soho House Istanbul’da gerçekleşen söyleşide modayı yalnızca estetik bir tercih değil; statü, kimlik ve kamusal imajı görünür kılan tarihsel bir dil olarak ele aldı. Yasemin Özüye ve serginin küratörü Tuana Pulak’ın katılımıyla gerçekleşen konuşma, Ara Güler’in daha çok İstanbul fotoğraflarıyla tanınan görsel dünyasının sinema ve Cannes’la kurduğu daha az bilinen ilişkiye de ışık tuttu.

Moda görsel bir dil olduğunda: Ara Güler’in Cannes’ına yeniden bakmak

Bir kıyafet, onu giyen kişi hakkında ne kadar şey söyleyebilir? Sosyal statüsünü, yaşadığı dönemi, ait olduğu çevreyi, mesleki konumunu ya da kendisini kamusal alanda nasıl göstermek istediğini okumak mümkün mü? Ara Güler Müzesi’nin Cannes! sergisinden yola çıkan “Fashion through Ara Güler’s Lens” söyleşisi, modanın kimlik, statü ve kamusal görünürlükle kurduğu ilişkiye odaklandı.

Soho House Istanbul’da gerçekleşen söyleşide Christie’s New York Old Master Paintings Uzmanı ve moda tarihçisi Jonquil O’Reilly, Ara Güler’in 1950’ler ve 60’larda Cannes Film Festivali’nde çektiği fotoğrafları Rönesans’tan 18. yüzyıla uzanan portre geleneğiyle yan yana getirdi. O’Reilly’ye Ara Güler Müzesi’nden Yasemin Özüye ve serginin küratörü Tuana Pulak eşlik ederken söyleşinin moderatörlüğünü Moshe Aelyon üstlendi.

O’Reilly’nin yaklaşımında moda, kıyafet tarihinin ötesinde bir görsel dil olarak karşımıza çıkıyor. Rönesans ve erken modern dönem portrelerinde kişinin ne giydiği; toplumsal konumunu, saraydaki rütbesini, ekonomik gücünü ve hatta portrenin hangi amaçla yaptırıldığını gösterebiliyordu. Bir evlilik portresiyle yeni şövalye olmuş bir erkeğin portresindeki kıyafet seçimi aynı anlamı taşımıyordu. Kumaşın miktarından ipeğin niteliğine, mücevherlerden siluete kadar her ayrıntı, görüntüye bakan kişiye bir mesaj iletiyordu.

O’Reilly’nin ifadesiyle, portre için oturan kişinin üzerinde taşıdığı unsurların “vermek istediği mesajı yansıtması” gerekiyordu; kıyafet kişinin sosyal statüsünü ve toplumdaki yerini görünür hale getiriyordu. Ara Güler’in Cannes fotoğrafları ise yüzlerce yıl sonra başka bir görsel rejimin içinde benzer bir mekanizmanın çalıştığını gösteriyor.

Fotoğraflardaki isimler klasik anlamda bir portre için poz vermiyor; Güler onları kırmızı halıda, partilerde, basın toplantılarında ya da kalabalığın içinde yakalıyor. Ancak O’Reilly’nin dikkat çektiği kritik nokta şu: “Everybody knows they are going to be seen.” Herkes görüleceğinin ve fotoğraflanacağının farkında.

Bu nedenle Cannes’da giyinmek de yalnızca “şık olmak” anlamına gelmiyor. Beyazlar içindeki Kim Novak’ın siyah smokinli erkeklerin arasında hemen ayrışması ya da Sophia Loren’in silueti, kıyafetin kişinin kalabalık içindeki görünürlüğünü nasıl belirlediğini ortaya koyuyor. O’Reilly’nin Rönesans saray yaşamıyla kurduğu paralellik de burada belirginleşiyor: Sarayda kişinin hükümdarı gölgede bırakmadan kendisini görünür kılması gerekiyordu; Cannes’ın kırmızı halısında ise yıldızlar başka bir kamusal görünürlük düzeninin parçası haline geliyor.

Yüzyıllar değişiyor, görsel kodlar kalıyor

Söyleşinin en dikkat çekici taraflarından biri, O’Reilly’nin 1950’ler ve 60’ların siluetlerini yüzlerce yıl öncesinin giyim kültürüyle ilişkilendirmesiydi. Sophia Loren’in beli vurgulayan ve eteğe doğru genişleyen silueti, 16. ve 17. yüzyıl Avrupa’sındaki kumaş, hacim ve statü ilişkisini hatırlatırken; Elsa Martinelli’nin 1958 tarihli görüntüsündeki elbise O’Reilly için doğrudan 18. yüzyılın Watteau elbisesi geleneğine uzanan bir görsel referanstı.

Bu karşılaştırmalar, modanın sıklıkla söylendiği gibi yalnızca 20 ya da 30 yıllık döngüler halinde geri dönmediğini de gösteriyor. O’Reilly, “We’re talking hundreds of years” diyerek aynı siluetlerin ve görsel fikirlerin farklı biçimlerde yüzyıllar boyunca yeniden ortaya çıktığını vurguladı.

Fakat moda yalnızca kadın bedeni üzerinden okunmuyor. O’Reilly’nin erkek giyimine ilişkin örnekleri, bugün “doğal” kabul ettiğimiz toplumsal cinsiyet kodlarının da tarihsel olarak değişken olduğunu hatırlatıyor. Rönesans ve erken modern Avrupa’da biçimli erkek bacakları erkekliğin göstergelerinden biriyken, 19. yüzyılla birlikte koyu renk takım elbise erkek bedenini giderek daha fazla örtmeye başladı. Modern takım elbisenin vatkalı omuzları ve yapılandırılmış formu ise bedenin kendisini biçimlendirmeye devam ediyor.

İstanbul fotoğrafçısının Cannes yüzü

Söyleşiyi yalnızca bir moda tarihi konuşmasından ayıran nokta ise Ara Güler’in arşivine açılan ikinci pencereydi.

Yasemin Özüye’nin anlattığı üzere, Ara Güler denildiğinde ilk akla gelen görüntüler çoğunlukla İstanbul fotoğrafları olsa da, Cannes! sergisi fotoğrafçının çok katmanlı üretiminin farklı bir yönünü görünür kılmayı amaçlıyor. Güler fotoğrafa başlamadan önce kısa hikâyeler yazıyor, sinemaya yoğun ilgi duyuyor ve aslında görüntü yönetmeni olmayı istiyordu. Özüye’nin aktardığı günlüklerinde tekrar tekrar karşılaşılan “Bugün sinemaya gitmek için okulu astım” notları, bu ilişkinin ne kadar erken başladığını gösteriyor.

Bu nedenle Cannes, Güler’in arşivinde tesadüfi bir durak değil. Özüye’nin söyleşide verdiği bilgiye göre arşivde Cannes Film Festivali’ne ait 2 binden fazla fotoğraf bulunuyor. 1957–1967 dönemine yayılan bu görüntülerde François Truffaut, Jeanne Moreau ve Orson Welles gibi sinema tarihinin önemli figürleri kariyerlerinin kritik dönemlerinde karşımıza çıkıyor.

Güler ise Cannes’da yalnızca yıldızların ihtişamını kaydeden bir gözlemci değil, görev başındaki bir foto muhabiriydi: Otel banyosunu geçici karanlık odaya dönüştürüyor, baskıları hazırlıyor ve haber değerini kaybetmeden yayımlanabilmeleri için uçakla gönderiyordu. Fotoğraflar Hayat dergisinde yayımlanıyordu.

Özüye’nin “Ara Güler’e tek bir çerçeveden bakmak mümkün değil” sözleri serginin yaklaşımını da özetliyor. Cannes!, Ara Güler’i yalnızca İstanbul’un hafızasını kaydeden fotoğrafçı kimliğinden çıkarmıyor; onun sinemaya duyduğu ilgiyi, uluslararası foto muhabirliği pratiğini ve insan davranışlarına yönelen gözünü aynı çerçevede buluşturuyor.

Poz ile yakalanmış an arasında

Tam da bu noktada moda tarihi ile Ara Güler’in fotoğraf dili arasındaki ilişki daha anlamlı hale geliyor.

O’Reilly’nin incelediği Rönesans portrelerinde kişi nasıl görüneceğini büyük ölçüde kontrol ediyor. Kıyafet seçiliyor, beden konumlandırılıyor, statü göstergeleri bilinçli biçimde görüntünün içine yerleştiriliyor. Ara Güler’in Cannes fotoğraflarında ise bu kontrol kırılıyor. İnsanlar fotoğraflanabileceklerini biliyorlar; bunun için giyiniyor, kamusal kimliklerini oluşturuyorlar, ancak deklanşöre basılan anı her zaman kontrol edemiyorlar.

O’Reilly’nin favori Ara Güler fotoğraflarını anlatırken kullandığı ifade bu farkı belki de en iyi özetleyen noktaydı. İki kadının fotoğrafından söz ederken, Güler’in onları gardlarını indirebildiklerini düşündükleri anda yakaladığını söyledi.

Tuana Pulak’ın sergide yer verilen kontak baskılar hakkında anlattıkları da aynı fotoğraf pratiğinin izlerini taşıyor. Pulak’a göre kontak baskılar, izleyicinin sanatçının zihnine ve seçim sürecine yaklaşmasını sağlıyor. Güler kalabalığın içinde kendisini görünmez hale getiriyor, insanların rahatlamasını bekliyor ve ardından fotoğraf çekmeye başlıyordu. Bazen aynı kompozisyonun beş-altı farklı karesi bulunurken, bugün ikonik kabul edilen bazı görüntüler yalnızca tek kareden oluşuyor.

Serginin “The Scene”, “The Festival” ve “The Celebration” olarak üç bölüme ayrılması da Cannes’ı yalnızca bir yıldız portreleri dizisi olarak değil, kendi sosyal kodları olan bir dünya olarak okumaya imkân tanıyor. Carlton Hotel ve Fransız Rivierası’ nın atmosferinden kırmızı halıya, basın toplantılarından partilere uzanan seçki; yıldızların yalnızca ne giydiğini değil, bu kıyafetlerin hangi sosyal ortamın içinde görünür hale geldiğini de gösteriyor.

Bu açıdan Cannes! fotoğraflarına moda üzerinden bakmak, Ara Güler’in çalışmalarına sonradan eklenen dekoratif bir okuma değil. Aksine kıyafet, beden, jest ve bakış; fotoğrafların içinde zaten var olan toplumsal bilgiyi görünür kılan araçlara dönüşüyor. Moda burada kişinin kim olduğunu, hangi döneme ait olduğunu, hangi sosyal ve kamusal rolü üstlendiğini anlatan bir görsel dil.

Ve belki de söyleşinin en güçlü kesişimi burada ortaya çıkıyor: Jonquil O’Reilly yüzlerce yıllık portrelerde kıyafet üzerinden insanı okumaya çalışırken, Ara Güler’in Cannes fotoğrafları aynı soruyu 20. yüzyılın yıldız kültürüne yöneltiyor; insanlar görülmek üzere hazırlandıklarında kim olmak istiyorlar; fotoğrafçı onları gerçekten gördüğü anda ise geriye ne kalıyor?

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

Yorumlar kapatıldı.

×