Aşkın Türlü Hallerine Dair Türler Üstü Tavsiyelerimiz Var!
Yazı: Erdem Tatar
The Duke of Burgundy (2014)
Peter Strickland’ın The Duke of Burgundy’si, BDSM’yi ucuz bir provokasyon değil; aşkın ritüelleri ve güç oyunları üzerinden işleyen zarif bir melodram olarak ele alıyor. 70’ler Avrupa erotik sinemasının estetiğini giyinip, içeride kalp kırıklarının en sessizini saklıyor. The Duke of Burgundy tenin değil, beklentilerin ve kırılganlığın çıplak kaldığı bir masala dönüştüğü noktada seyircisini avucunun içine alıyor.
Love Exposure (2008)
Sion Sono’nun Love Exposure’ı, aşkı da günahı da saplantıyı da aynı anda kucaklayan; dört saate yakın süresini bir an bile “aşırı” hissettirmeyen çılgın bir duygu maratonu. Mizah, şiddet, melodram ve ruhani krizler ziyadesiyle cüretkâr bir hızla birbirine karışıyor. Bu bir film değil; ergenliğin, inancın ve arzunun birbirine girdiği, delice ama sahici bir sinema hadisesi.
Queen & Slim (2019)
Queen & Slim, sıradan bir date’in ön görülemez bir kabusa dönüştüğü anda başlayıp, Amerika’nın vicdanına saplanan bir yol filmine dönüşerek ilerliyor. Melina Matsoukas, aşkın pembe koridorlarında kaybolmadan, romantizmin tam ortasına korku ve öfke yerleştirerek anti-kahraman çiftinden Romeo ve Juliet’in anti tezini doğuruyor.
Spring (2014)
Spring (2014), body-horror’ı romantizmin kalbine yerleştirip “aşk insanı dönüştürür” cümlesini kanlı canlı bir hakikate çeviren nefis bir tür melezi. Justin Benson & Aaron Moorhead, İtalya’nın güneşli kartpostallarını tekinsiz bir masala dönüştürürken hem kalbi hem mideyi aynı anda yoklamayı başarıyor.
Lust, Caution (2007)
Lust, Caution, tensel cesaretiyle değil, arzuyu bir silah gibi kullanan soğukkanlı anlatımıyla sarsan bir film. Ang Lee, casusluk gerilimini yatak odasında kurarken bakışların, sessizliklerin ve tereddütlerin ne kadar ölümcül olabileceğini hatırlatıyor. Aşk bu filmin dünyasında bir kaçış değil; insanın kendi sonuna attığı en yavaş, en bilinçli adım.
Josee, the Tiger and the Fish (2020)
Josee, the Tiger and the Fish (2020), kırılgan kalplerle empati kurmayı başaran; romantizmi şekere bulamadan, umutla yoğuran klas bir anime. Hayatın “yapamazsın” dediği yerlerde, iki insanın birbirine yaslanarak kendi dünyasını büyütmesini öyle zarif anlatıyor ki film bittiğinde yüzünüzde istemsiz bir gülümseme kalıyor.
I’m a Cyborg, But That’s OK (2006)
I’m a Cyborg, But That’s OK, Park Chan-wook’un en nahif filmlerinden; aşkı deliliğin içinden çekip çıkarıyor. Absürt mizahın altında yatan yalnızlık ve anlaşılma ihtiyacı öyle güçlü ki, film bir noktadan sonra masalsı bir seyirliğe dönüşünce bile alt metninden ödün vermiyor. Mesaj net: Herkesin bir arızası var; birbirini arızalarıyla sevecek bir ruh eşi bulmak esas mesele.
Mood Indigo (2013)
Mood Indigo, Michel Gondry’nin hayal gücünü bir nilüfer çiçeği misali açtığı; aşkı masalsı bir rüya alemiyle tanıtıp, kalp kırıklarından mürekkep bir kâbusa çeviren, efsunlu bir film. Boris Vian gibi kaleminden melankoli damlayan bir dehaya ait olan Günlerin Köpüğü romanından uyarlanan Mood Indigo, kolay kolay unutamayacağınız bir sinema deneyimi.
The Doom Generation (1995)
The Doom Generation, Gregg Araki’nin neonla boyadığı bir kıyamet masalı: ergen öfkesi, seks ve şiddet ortak bir lisana dönüşüyor. Film, “cool” görünen her şeyin altından çürümüş bir Amerika portresi çıkarırken vites artırmaktan da hiç çekinmiyor. 90’lar alternatif sinemasının suratınıza attığı en sert tokatlardan biri.
The Loved Ones (2009)
The Loved Ones, mezuniyet balosu heyecanını boğazından yakalayıp cehennemin en dar koridoruna hapseden, hunhar bir Ozploitation (Avustralya menşeli korku filmi) örneği. Reddedilmenin yürek sızlatan hüznü, yanlış kişinin elinde keskin bir bıçağa dönüşebiliyor. Saplantı ve sapkınlıkla örülü, öd koparan bir “balo” deneyimiz sizi bekliyor!
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





