İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

MUBI FEST’i, Cannes’a Darbe Vuran Ata Yurdu’yla Açtık


MUBI platformunun küratörlüğünde düzenlenen ve şehrin film hafızasına renk katan MUBI FEST, 4-6 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşiyor. Ata Yurdu (Fatherland) böylesi iddialı bir festivalin açılışına çok yakıştı.

Yazı: Erdem Tatar

Paweł Pawlikowski’nin Fatherland’ı (Ata Yurdu), Thomas Mann’ın 1949’da, on altı yıllık sürgünün ardından Almanya’ya dönüşünü anlatıyor. Fatherland, demir leblebi tadında bir soruyu seyircinin kucağına bırakıyor; insan, kovulduğu, ardından da tarihin en büyük suçlarından birine sahne olmuş bir ülkeye nasıl döner?

Pawlikowski, Ida ve Cold War’dan aşina olduğumuz konsantre üslubuyla tarih, siyaset, sürgün ve aile meselelerini 82 dakikaya sığdırıyor. Filmin en güçlü tarafı, 1949 Almanya’sını yalnızca bir dönem dekoruna indirgememesi. Frankfurt’tan Weimar’a uzanan yolculuk, ikiye bölünmek üzere olan bir ülkenin tam ortasından geçiyor. Federal Almanya henüz kurulmuş, Doğu Almanya ise daha ortaya çıkmamış. Eski düzen çökmüş; yerini alacak yeni düzenin sınırları henüz netlik kazanmamış. Belirsizliğin peşi sıra tekinsizlik de geliyor.

1949’un Goethe’nin 200. doğum yılı olması büyük önem arz ediyor. Frankfurt da Weimar da, hem birbirine hem dünyanın geri kalanına, Alman kültürünün gerçek mirasçısının kendisi olduğunu göstermek istiyor. Thomas Mann’ın her iki tarafta da ağırlanması, edebî bir buluşmadan ziyade siyasi bir çekişmenin enstrümanına dönüşüyor.

Bu cenderenin tam merkezinde filmin en önemli kurgusal tercihlerinden biri beliriyor: Tarihî gerçek, dramatik çatışmayı güçlendirmek uğruna yerini kurmacaya bırakıyor. Bu seyahat esnasında Mann’ın yanında aslen kızı Erika değil, eşi Katia vardı. Pawlikowski, Erika’yı direksiyona oturtarak filmin ana çatışmasını kuruyor. Thomas dünyaya Goethe, hümanizm ve Alman kültürü üzerinden bakarken Erika ise insanlara bakıyor: Kimin sustuğunu, kimin işbirliği yaptığını, savaş biter bitmez kimin geçmişini unutturmaya çalıştığını hatırlıyor.
Sandra Hüller’in Erika’sı bu yüzden filmin belkemiği. Büyük çıkışlara ihtiyaç duymuyor; bir bakış, yarım bırakılmış bir cümle, dudak kenarında beliren küçücük bir alay ifadesi meramını anlatmaya yetiyor. Bu düsturundan taviz verdiği iki önemli sahne, karakterin insani boyutunu, hakim olamadığı reflekslerini seyirciyle paylaşarak, Erika’yı bir kerteriz noktasından çok daha zengin bir portreye alan açıyor.

Tok performansıyla göz kamaştıran Hanns Zischler ise Thomas Mann’ı ne yüceltip erişilmez bir figüre dönüştürüyor ne de kibirli bir entelektüel karikatürüne indirgiyor; gururuyla kırılganlığı aynı potada eritiyor.

Filmin Almanya’sında da benzer bir ikilik var. Oteller, törenler, parlak kadehler ve görgü kuralları yerli yerinde fakat bu tertipli görüntünün altında, halının altına süpürülmek istenen utanç hâlâ duruyor. Dün rejimle yan yana olan insanlar, saygın çevrelerde utanmadan boy gösteriyor. Doğuya geçildiğinde manzara nispeten farklı olsa da sanat ve kültürü siyasete alet etme hevesi değişmiyor.

Łukasz Żal’ın siyah-beyaz görsel dili salt şık bir sunumdan ibaret değil; filmin ruhuna sinen ikiliği, kontrastları ustaca kullanarak görünür kılıyor. Dar kadrajlar karakterleri adeta mengeneye alıyor, savaşın harap ettiği Almanya’yı romantikleştirmek yerine insanları duvarların, pencerelerin ve otomobillerin arasına hapsediyor.

Ata Yurdu’ndaki Almanya, hatta “Almanyalar”, seyretmeye değer bir fondan ibaret değil; geçmişin içinden adım adım, sokak sokak geçerek varılan bir hakikat. Filmin orijinal adı da anlamını bu coğrafyada buluyor. Vaterland vatan demek; ama kelimenin içinde Vater, yani baba var. Pawlikowski ülkeyle baba figürünü yan yana getirirken ikisini de sorgulanamaz birer değer olmaktan çıkarıyor. Hatta Hüller’in Erika’sı sayesinde gereken otopsiyi hem bir evladın hem de bir vatandaşın gözünden yapıyor.

Fatherland bittiğinde geriye klasik bir dönem filminden fazlası kalıyor. Pawlikowski, savaş sonrası Almanya’nın asıl meselesinin yeniden ayağa kalkmak olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Esas mesele, böylesi bir utancın üzerine vakur bir medeniyet kurulup kurulamayacağını dürüstçe tartışabilmekte gizli. Üstelik bunu sonsuz bir özeleştiri döngüsünde tükenmeden yapmanın mümkün olup olmadığı da sorgulanıyor.

Hakikatin gri alanların ardına gizlenmesine izin vermeyen bir sinema şölenine tanık olmak paha biçilmezdi.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

Yorumlar kapatıldı.

×