İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Musa Göçmen: “Frankenstein’ın Müzikalini Yazarken Canavardan Değil, İnsandan Korktum”

Orkestra şefi ve besteci Musa Göçmen bu kez seyircinin karşısına Victor Frankenstein olarak çıkıyor. Göçmen’le ölümü yenme arzusunu, yapay zekayı, aşkı, Yaratık’ı ve seyircinin neden bu müzikalden biraz huzursuz çıkabileceğini konuştuk.

Frankenstein yüzlerce kez sinemaya ve sahneye uyarlandı. Sizin Frankenstein’ınızın farkı ne?

Biz canavarın yaratıldığı günü değil, hesaplaşma gününü anlatıyoruz. Benim ilgimi “Bir ceset nasıl canlandırılır?” sorusundan çok, “Onu canlandırdıktan sonra ne yapacaksın?” sorusu çekti. Çünkü yaratmak birkaç saniye sürebilir ama yarattığın şeyin sorumluluğunu taşımak bir ömür sürüyor. Frankenstein’ın Son Günü tam olarak bunun hikayesi.

Afişlerde çok güçlü bir soru kullanıyorsunuz: “Ne yaratmak istedin? Ne yarattın?” Siz ne yaratmak istediniz?

Başlangıçta karanlık, etkileyici bir Frankenstein müzikali yapmak istedim. Çalıştıkça bunun Frankenstein’dan çok bizim hikayemiz olduğunu fark ettim. Çocuk yapıyoruz, teknoloji üretiyoruz, yapay zeka geliştiriyoruz, şehirler kuruyoruz, ilişkiler yaratıyoruz… Sonra bir gün dönüp yarattığımız şeye bakıyoruz ve bazen “Ben bunu mu istemiştim?” diyoruz. O nedenle bu soru yalnız Victor’a sorulmuyor. Seyirciye de soruluyor.

Yapay zekanın hayatımıza bu kadar hızlı girdiği bir dönemde Frankenstein sizce yeniden güncel mi?

Hiç olmadığı kadar. Mary Shelley yaklaşık iki yüz yıl önce aslında çok modern bir soru sormuş: İnsan, yapabildiği her şeyi yapmalı mı? Bugün laboratuvarda Victor Frankenstein yok belki ama genetik mühendisliği var, yapay zeka var, insan ömrünü uzatma çalışmaları var. Teknoloji inanılmaz hızlandı. Vicdanımız aynı hızda gelişti mi? Bence müzikalin en güncel sorusu bu.

Victor Frankenstein’ı siz oynuyorsunuz. Kendinizden bir şey buluyor musunuz onda?

Maalesef çok. (Gülüyor.) Victor’a “deli bilim insanı” diye bakmak kolay. Ama ben onu öyle görmüyorum. Victor, “Neden olmasın?” diyen bir adam. Ben de hayatım boyunca müzikte bunu sordum: “Senfoni orkestrası rock çalabilir mi?”, “Konser başka türlü yapılabilir mi?”, “Bir orkestra şefi sahnenin sınırlarını aşabilir mi?” Victor’la aramızdaki tehlikeli benzerlik merak. Ama onun yaptığı hatayı yapmamaya çalışıyorum: Merakın yanına vicdan koymak gerekiyor.

Peki sizce hikayenin gerçek canavarı kim?

Bunu söylersem oyunun en güzel tarafını öldürürüm. Ama şunu söyleyebilirim: Oyunun başında seyircinin Yaratık hakkında bir fikri oluyor. Sonunda başka bir fikri. Benim istediğim de bu. Bir insan salondan çıkarken “Ben yanlış kişiden korkmuşum” diyorsa, hikâye görevini yapmış demektir.

Eliza bu iki erkeğin arasında nasıl bir yerde duruyor?

Eliza oyunun kalbi. Victor aklı temsil ediyor. Yaratık, insanın bastırdığı tarafı. Eliza ise sevgiyi. Fakat burada romantik, her şeyi çözen masalsı bir sevgiden söz etmiyoruz. Çünkü bazen sevgi vardır ama yetmez. Berrak Atlı’nın Eliza’sında beni en çok etkileyen şey de bu. Güçlü ama kırılabilir; âşık ama kör değil. Victor’a da Yaratık’a da seyircinin göremediği yerlerden bakıyor.

Cem Özçelik’in canlandırdığı Yaratık’tan seyircinin korkmasını mı, onu sevmesini mi istiyorsunuz?

İkisini de. Önce biraz korksunlar. Sonra yaklaşsınlar. Sonra onu dinlesinler. Ve bir noktada kendilerini onun tarafında bulurlarsa şaşırmasınlar. Çünkü Cem’in canlandırdığı Yaratık’ın en büyük trajedisi çirkin olması değil. Sevilmek istemesi. Bence insanı asıl vuran yer burası.

Müzikalin görsellerine baktığımızda oldukça büyük ve karanlık bir dünya görüyoruz. Seyirciyi nasıl bir gece bekliyor?

Seyircinin “Bir tiyatro koltuğuna oturdum ve oyun izledim” demesini istemiyorum. “Victor Frankenstein’ın laboratuvarına girdim” demesini istiyorum. Canlı senfonik müzik, rock enerjisi, elektrik, sis, ışık, laboratuvar düzenekleri, yaratma sahnesi… Ama bütün bunların altında çok insani bir hikâye var. Gösteriyi büyütmek kolaydır. Benim için esas mesele, bütün o gürültünün ortasında seyircinin bir anda sessizleşmesi. O sessizlik geliyorsa doğru yere dokunmuşsunuz demektir.

Oyunun adı neden “Frankenstein’ın Son Günü”? Gerçekten son gününü mü izleyeceğiz?

Evet. Ve başlığın içinde küçük bir tehdit var. Bir insan bunun son günü olduğunu bilseydi, hangi hesabı kapatırdı? Kimden özür dilerdi? Kimi affederdi? Neyi itiraf ederdi? Victor’un zamanı tükeniyor. Ama yalnız onun değil. Eliza’nın da. Yaratık’ın da. Bu yüzden oyunun içinde zaman çok önemli. Saat ilerledikçe karakterlerin saklanabilecekleri yer azalıyor. Sonunda herkes gerçeğiyle baş başa kalıyor.

Son soru. 19 Eylül akşamı evinde oturan birine tek cümleyle “Bu bileti neden almalıyım?” deseniz ne söylersiniz?

Tek cümle yetmez. (Gülüyor.) Ama şunu söylerdim: Frankenstein’ı bildiğinizi düşünüyorsanız gelin. Canavarı görmeye gelin. Victor’u yargılamaya gelin. Eliza’ya âşık olmaya gelin. Canlı orkestranın ortasında bir insanın ölüme meydan okuyuşunu izlemeye gelin. Sonra oyun bittiğinde aynaya bakın. Çünkü belki de gecenin sonunda soracağınız soru, “Canavar kim?” değil… “Ben olsaydım ne yapardım?” olacak.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×