İyi bir korku filmi yapmaktan daha zor olan şey nedir? Orijinalini aratmayan bir devam filmi çekmek! Peki ya kendi yarattığınız efsaneye seneler sonra geri dönüp, izleyeni tavlayacak yeni bir üçleme doğurmak sizce ne kadar zor olabilir?
Geride bıraktığımız yılın yaz aylarında gösterime giren 28 Years Later tam bir Danny Boyle filmiydi. Karanlık, ziyadesiyle İngiliz ve nostaljiyi sönmüş bir memeden sağma zahmetine girmeden taze bir tat bırakmayı başaran bir yapımla bu serüvene dönmüştük.
Hayli şatafatlı bir kuduz varyantını andıran virüsle ilk tanışmamız 2002 yılında vizyona giren 28 Days Later’la olmuştu. Sonrasında çekilen 28 Weeks Later, beyin takımı Danny Boyle ve Alex Garland projeye dahil olmasalar da hiç fena bir film değildi. 23 sene sonra seriyi yeniden canlandıran Boyle & Garland ikilisi “haftayı” pas geçip virüsü Birleşik Krallık sınırlarına hapsetmiş ve koca krallığı kana bulanmış bir Survivor adasına çevirmişti.
İlk filmde tanıştığımız Dr. Ian Kelson ve “yaveri” Samson, Jimmy (pardon) Sir Lord Jimmy Crystal ve talihsiz velet Spike, The Bone Temple adı verilen devam filminde de odağımızda kalmayı sürdürüyor. Danny Boyle’ın yönetmen koltuğunu Nia DaCosta’ya emanet ettiği bu film neredeyse tüm serinin kaderini baştan tayin etmekle kalmıyor, “28 Filmleri” arasında en insan odaklı öyküyü işlemeyi de başarıyor.
The Bone Temple bir devam filmi olduğundan, takip eden satırlarda geçmişe dair kilit referanslara denk gelebilirsiniz. Son söyleyeceğimi şimdiden söyleyeyim; en azından serinin bir önceki filmini seyredin ve The Bone Temple için sinemaya koşun!

Senarist Alex Garland, 28 Years Later çatısı altında geçen üçlemenin temalarını şöyle sıralıyor:
İlk film 28 Years Later, ailenin doğası meselesine odaklanmıştı. Olağanüstü koşullarla sınanan insanların modern dünyaya dair ellerinde kalan son olgulardan biri olan aile, üçlemenin ilk durağında yürek burkan derinlikle işlenmişti.
28 Years Later: The Bone Temple kötülüğün doğasına odaklanıyor ve bu odağa hem batıl hem de beşeri kutuplardan mercek tutuyor. Henüz adı açıklanmayan üçüncü filmin kefaretin doğasına odaklanacağını şimdiden söylemiş olalım ve The Bone Temple’a dönelim.
The Bone Temple “Bilim ve inancın kesişim kümesine umut sığar mı?” sorusunu sorarken, bu iki kümenin kesişme ihtimallerini alabildiğine sarsıyor hatta işi iğdiş etmeye kadar götürüyor.
Bir tarafta Dr. Ian Kelson var. Yemyeşil kırların ortasına insan kemiklerden mürekkep bir tapınak inşa etmiş, virüs meselesini çözme hülyalarıyla kafayı hafiften sıyırmış, geçmişin özlemi ve yalnızlıkla örselenmiş, teni tentürdiyotla kaplı bir hekim. Elindeki morfin iğneleri ve civar hastanelerden topladığı ilaçlarla Samson adını verdiği bir “canavarı” insanlığına geri kavuşturmanın ihtimalini kovalıyor. Tersine bir Frankenstein öyküsünü bu filme nasıl sığdırabildiniz? Takdire şayan!

Diğer tarafta da Jimmy ve “parmakları” insanlıktan geri kalanlara dünyayı zindan etme parolasıyla ortalığı kana buluyorlar. İngiltere’nin en rezil medya figürlerinden biri olan Jimmy Savile’dan ilham alınarak yaratılan bu mide bulandırıcı bando, Teletubbies ve Power Rangers gibi çocuksu popüler kültür ögelerinden besleniyor. 28 Years Later’ın finalinde berbat bir şaka gibi ortaya çıkıp “günü kurtaran” bu çete The Bone Temple’da kanınızı donduracak!
Filme dair hiçbir sürprizi bozmadım ancak film sinirlerinizi bozabilir, hatta hassas midelere dokunabilir; ben uyarmış olayım. Serinin önceki filmlerinden sadece temalarıyla ayrılmayan The Bone Temple, insan odaklı bir film olduğu için yeterince “kudurmuş” göremeyenler biraz bozulabilir, gerçi Jimmy’nin “parmakları” sizi ev baskını janrından, istismar sinemasının sınırlarına dek kovalayacak. Merak etmeyin, dehşetin nefesi ensenizde!
Biraz da heavy metal’e torpil geçelim. Duran Duran ve Radiohead melodileriyle bazı sahnelerde seyirciyi yumuşatan The Bone Temple esas kroşesini finale saklamış. “Yaşayan Oscar Kazanmamış En İyi Aktör” olarak adlandırdığım Ralph Fiennes, finalde Iron Maiden’ın The Number of the Beast şarkısıyla öyle bir şov yapıyor ki sinema tarihine geçmeyi garantiliyor.

The Bone Temple dört başı mamur bir korku filmi. Ait olduğu serinin çeperlerini genişleten, psikolojik derinliği fersahlarla ölçülecek, sarsıcı bir serüven sunmayı başarıyor. Final sürprizi de pastanın kreması kıvamında!
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





