İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

The Christophers – Mirasyedi İştahına Fırça Darbeleri

Ian McKellen ve Michaela Coel gibi iki farklı jenerasyonun güçlü figürlerini kamerasının odağında buluşturan Soderbergh’ten hem gülümseten hem de göz dolduran mütevazı bir sinema şöleniyle tanışmaya hazır mısınız?

Yazı: Erdem Tatar

Steven Soderbergh’in The Christophers filmi, sanat dünyasının loş koridorlarında gezinen zarif bir üçkâğıtçılık hikâyesi gibi açılıyor. Sanat camiasının en karanlık yüzlerinden biri sayılan kusursuz röprodüksiyonların cehenneminde ön sıradan yerimizi alıyoruz. Soderbergh bu cilalı sahtekârlık alanına eli cebinde, yüzünde muzip bir tebessümle giriyor ve “Sanat nerede bitiyor, dolandırıcılık nerede başlıyor?” diye soruyor. Cevap, tahmin edileceği üzere, duvardaki tablolardan çok o tablolara bakan insanların zihninde saklı.

Filmin başkahramanı, bir zamanların büyük ressamı Julian Sklar. Geçmişe demir atmış şöhretinin dehlizlerinde aheste aheste mumyalanan, kendi efsanesinin hem kurbanı hem de celladı olmuş bir adam. Ian McKellen, Julian’ı yalnızca huysuz, aksi, kibirli bir ihtiyar olarak oynamıyor; zekâsı hâlâ jilet gibi keskin, kalbi neredeyse pas tutmuş, dilini de yıllar içinde küçük çaplı bir nükleer silaha dönüştürmüş biri olarak karşımıza çıkarıyor. Julian’ın her cümlesinde bir çuvaldız, her bakışında bir küçümseme, her susuşunda güç bela bastırılmış bir yılgınlık hissi gizli. Sanat dünyasının pek bayıldığı “zor deha” mitinin yürüyen, konuşan, insanın sinir uçlarına itinayla basan hâliyle hasbihaldeyiz.

Julian’ın yarım kalmış “The Christophers” serisi, çocuklarının gözünde sanat tarihine bırakılmış kutsal bir emanet değil; doğru zamanda bozdurulacak yüklü bir çekten ibaret. Filmin en sivri damarı da burada atıyor. Soderbergh, miras denen şeyin çoğu zaman hatıradan çok mevduata, sevgiden çok tapuya, sanattan çok müzayede kataloglarına indirgendiğini zahmetsizce gözler önüne seriyor. Julian’ın çocukları babalarının “sanatına” değil, babalarının ölümünden sonra o sanatın kaç para edeceğine sevdalanmış durumda. “Aile sıcaklığı” olarak adlandırdıkları şey de, imzası yeni kurumuş bir banka dekontundan ibaret.

Michaela Coel’in canlandırdığı Lori Butler hikâyeye girince film esas lezzetini buluyor. Lori eski bir sanatçı; sahtecilik geçmişiyle kendi yeteneğini hem kullanmış hem de kirletmiş biri. Ne var ki Lori, Julian’ın eksik tuvallerini tamamlamaya kalkıştığında yaptığı şey basit bir taklit olmaktan çıkıyor. Bir sanatçının el alışkanlığını, bakışını, komplekslerini, tekrarlarını ve kibirle sıvadığı zaaflarını çözmeyi öğreniyor. Sahtecilik burada yalnızca suç değil; neredeyse bir tür röntgencilik, hatta hayli acımasız bir sanat eleştirisi biçimine dönüşüyor.

McKellen ve Coel’in karşı karşıya geldiği sahneler filmin en büyük hazinesi. Julian konuşarak saldıranlardan; Lori susarak yaralayanlardan. Biri kelimeleri karşısındakinin yüzüne fırlatıyor, diğeri o kelimeleri havada yakalayıp sessizce masaya geri koyuyor. Aralarındaki gerilim, ucuz bir usta-çırak ilişkisinden çok daha katmanlı. İkisi de sanat tarafından bir biçimde hırpalanmış insanlar. Biri eski zaferlerinin paslı tahtında oturuyor, diğeri kendi yeteneğine yeniden inanmanın yolunu arıyor. Bu yüzden film, sahte tabloların peşinden giderken aslında iki yaralı egonun birbirini koklamasını, yoklamasını ve nihayetinde beklenmedik biçimde anlamasını anlatıyor.

The Christophers, sanat dünyasına bakarken, seyredeni kendine hayran bırakacak türden bir acımasızlık zırhı kuşanıyor. Film, “sanatın değeri” denen o büyük ve parlak olgunun ardında çoğu zaman kibir, dedikodu, ilham yoksunluğu ve piyasa iştahının yattığını vakur bir keskinlikle hatırlatıyor. Bir tabloyu değerli kılan şey gerçekten içindeki ruh mu, yoksa doğru kişinin ona doğru zamanda değerinin çok üstünde bir meblağ ödemesi mi? Sanat tarihi dediğimiz şey, zaman zaman yetenekten çok iyi paketlenmiş egoların vitrini değil mi? Soderbergh bu soruları nezaketi bol kepçe konmuş bir zehir misali anlatının damarlarına zerk ediyor.

The Christophers, sahte tablolar üzerine kurulmuş fakat tuhaf biçimde sahicilikle ilgilenen zarif, zeki ve hınzır bir film. Büyük gösterilerden, duygu sömürüsünden, sanat üzerine hamasi nutuklardan uzak durduğu için de ziyadesiyle kıymetli. Sanatın kutsallığını değil, o kutsallığın etrafında dönen küçük hesapları anlatsa da bunu yaparken sanatın insanı dönüştürme ihtimaline asla burun kıvırmıyor. Mütevazı olduğu kadar cömert, nüktedan olduğu kadar duygularıyla da barışık, sivriliği kadar bağışlayıcılığıyla da ilham veren bir yapım. Soderbergh gibi bir ustanın elinde bu malzeme, kuru bir sanat çevresi taşlamasına değil; zehirli zekâsını kalbinin önüne geçirmeyen, tadını damakta rengini zihinde bırakan bir karakter düellosuna dönüşüyor.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

Yorumlar kapatıldı.

×