Folkart Gallery tarafından hazırlanan, Nâzım Hikmet’in yaşamını yüzlerce belge, fotoğraf, kişisel eşya ve sanat eseri üzerinden anlatan Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi’ni, küratörü M. Melih Güneş eşliğinde gezdik. Sergiden özel notlarımızı bir araya getirirken Atlas Pavyonu’ndan tek bir düşünceyle ayrıldık: Bu sergi bir gün müze olmalı.
İzmir’de, Kültürpark Atlas Pavyonu’nda açılan Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi‘ni açılış gününde, serginin küratörü M. Melih Güneş ile birlikte gezme fırsatı bulduk.
Daha ilk salonlardan itibaren bunun alışıldık anlamda bir retrospektif olmadığını hissediyorsunuz. 2 bin 125 metrekareye ve fuaye dahil 15 salona yayılan sergi, Nâzım Hikmet’in çocukluğundan Anadolu’ya, Moskova’dan hapishane yıllarına; aşklarından dostluklarına, sürgününden memleket özlemine uzanan hayatını yüzlerce fotoğraf, elyazması, belge, nadir kitap, kişisel eşya ve sanat eseriyle anlatıyor.

Fakat Romantika’yı etkileyici kılan yalnızca bu seçkinin zenginliği değil. Sergi kronolojik bir omurgaya sahip olsa da klasik bir zaman çizelgesi gibi ilerlemiyor. Nâzım’ın hayatındaki farklı dönemleri, insanları ve üretimleri birbirine bağlayan görsel ve duygusal bir anlatı kuruyor. Küratörüyle birlikte gezerken de her objenin arkasından başka bir hikaye çıkıyor: Bir dostluk, bir tesadüf, yıllar sonra yeniden bulunan bir fotoğraf ya da dünyanın başka bir köşesinden İzmir’e getirilen bir hatıra.
Romantika’dan özel notlarımız
Yüzlerce belge ve eserin arasından bizim seçkimiz, Nâzım Hikmet’in büyük biyografisinin içinde saklı kalan daha kişisel hikayelerin peşinden gidiyor.
Rüzgara karşı yürüyen dostluklar
Nâzım Hikmet’in Moskova yıllarında kurduğu sanatçı dostluklarından biri, genç heykeltıraşlar Vladimir Lemport ve Nikolay Silis ile. Ortak dostları şair Boris Slutski aracılığıyla tanıştığı iki genç sanatçının yeteneklerinden etkilenen Nâzım, henüz sergi açmamış olmalarına şaşırıyor ve eserlerinin görünür olması için deyim yerindeyse kolları sıvıyor.
Moskova Devlet Üniversitesi’nde katılacağı bir öğrenci kulübü toplantısında eserlerini bir haftalığına sergiletmekle kalmıyor, herhangi bir aksilik durumunda bütün sorumluluğu üstlendiğine dair bir belgeyi de imzalıyor. Sergi açılıyor, beğeniliyor; ancak ertesi gün kapatılıyor.
Yıllar sonra bu dostluğun izi Nâzım Hikmet’in mezarında karşımıza çıkıyor. Moskova’daki kabir taşını Vladimir Lemport, Nikolay Silis ve mimar Vadim Sidur üstleniyor. Tasarımın çıkış noktalarından biri ise Nâzım’ın rüzgâra karşı yürüyen insan imgesi oluyor.
Cahide Sonku’nun uyarısı
Serginin belki de en sinematografik hikayelerinden biri Cahide Sonku ile ilgili.
1951’de Nâzım Hikmet’in Türkiye’den ayrılmasının hemen öncesindeyiz. Sergide aktarılan anlatıya göre, Cahide Sonku’nun o dönemki eşi İhsan Doruk, katıldığı bir yemekte Nâzım’ın yeniden askere alınarak Zara’ya gönderilmesinin konuşulduğunu duyuyor ve bunu eşine aktarıyor.
Nâzım’la dostluğu 1935’te sahnelenen Unutulan Adam oyununa kadar uzanan Sonku, onu doğrudan çağırmak yerine bir senaryo yazdırmak istediği bahanesiyle evine davet ediyor. Hizmetçilere izin veriliyor, perdeler kapatılıyor ve görünürde bir senaryo teslimi gerçekleşiyor. Ardından asıl mesaj geliyor:
“Derhal memleketi terk edin, kaçmanızda yarar var.”
Kısa süre sonra Nâzım Hikmet Türkiye’den ayrılıyor.
Ara Güler’in objektifinden Nâzım
Serginin bir başka güçlü bölümü bizi Ara Güler’in arşivine götürüyor.
Ara Güler farklı tarihlerde Nâzım Hikmet’le bir araya geliyor; bu buluşmalarda Nâzım’ı, ailesini ve dostlarını fotoğraflıyor. Romantikada yer alan 30 kare, böylece yalnızca Nâzım Hikmet’in portrelerinden oluşmuyor; iki büyük ismin buluşmalarına ve ortak hafızasına da tanıklık ediyor.
Üstelik sergi hazırlıkları sırasında önemli bir keşif de yapılıyor. Memleketimden İnsan Manzaralarından bir bölüm İtalya’da yayımlanırken Nâzım, kitaba Ara Güler’in fotoğraflarının eklenmesini istiyor. Güler fotoğrafları gönderiyor ancak dönemin siyasi koşulları nedeniyle adının yayında yer almasını istemiyor. Yıllar sonra bu kareler Ara Güler Arşivi’nde yeniden bulunuyor ve Romantikaya dahil ediliyor.
Sergideki 30 fotoğrafın bir kısmı daha önce gösterilmiş olsa da çoğunluğu ilk kez izleyiciyle buluşuyor.
Kuvâyi Milliye’nin insanları
Nâzım Hikmet’in Kuvâyi Milliye Destanı, savaşı yalnızca cephede savaşan askerler üzerinden değil; kadınlar, köylüler, yaralılar, hayvanlar ve bütün o ağır koşulların içinde yaşamaya çalışan insanlar üzerinden anlatıyor.
Sanatçı Sedat Girgin, sergi için özel olarak ürettiği 260 x 780 santimetrelik üç panelli çalışmada bu dünyayı tek bir büyük panoramada yeniden kuruyor.

Solda kadınlar, kağnılar, yangınlar ve bitap düşmüş askerler; merkezde yaralı ve tükenmiş bedenlerin arasında bayrağı kaldırmaya çalışan bir asker; sağda ise destanın karakterleri ve metni kaleme alan Nâzım Hikmet…
Ortaya zaferi yücelten klasik bir savaş resmi değil, savaşın insan bedeninde ve hayatında bıraktığı izleri anlatan bir çalışma çıkıyor. Kahramanlık ile çaresizlik, ölüm ile yaşam, tükeniş ile umut aynı yüzeyde yan yana duruyor.
Nâzım Hikmet & Pablo Neruda
Nâzım Hikmet ile Pablo Neruda’nın dostluğuna dair sergide yer alan küçük bir anı, iki şairin genç sanatçılarla kurduğu ilişkiyi de anlatıyor.
Vera Tulyakova Hikmet’in Bahtiyar Ol Nâzım adlı kitabında aktardığına göre Neruda, bir gün Nâzım’ın genç bir sanatçıdan satın aldığı bakır telden yapılmış soyut bir heykeli kafasına geçirip “Ben Ay füzesiyim” diyerek onunla şakalaşıyor; Nâzım’ın neden böyle işler satın aldığını ti’ye alıyor.
Nâzım’ın cevabı ise çok başka oluyor: Neruda’ya ertesi gün zor durumda olan bir ressama birlikte gitmelerini ve ondan bir eser satın almasını öneriyor. Çünkü mesele eserin iyi ya da kötü olması değil, zor zaman geçiren genç bir sanatçıya destek olmak.
Vera’nın anlattığına göre işin güzel tarafı, Neruda’nın da aslında Nâzım’dan pek farklı olmaması: O da genç sanatçılardan başkalarının satın almayacağı işleri alarak onlara destek oluyor.
Bu dostluğun sergideki en özel belgelerinden biri ise Nâzım Hikmet ve Pablo Neruda’nın birlikte imzaladığı 1958 tarihli Picasso afişi. Afiş, Romantika ile ilk kez gün ışığına çıkıyor.
1939: İstanbul Tevkifhanesi
Bazı eserler uzun açıklamalara ihtiyaç duymuyor.

Nâzım Hikmet. İstanbul Tevkifhanesi. 1939.
Piraye Koleksiyonu’ndan gelen siyah-beyaz fotoğraflar, şairin mahpusluk yıllarından sessiz kayıtlar olarak serginin belki de en yalın ama en çarpıcı anlarından birini oluşturuyor.
Romantika boyunca hapishane yalnızca Nâzım Hikmet’in biyografisindeki bir tarih olarak değil; mektupların, üretimin, aşkların, resimlerin ve edebiyatın içinden geçen uzun bir yaşam dönemi olarak karşımıza çıkıyor.
Ve sonunda: Romantika
Bütün bu hikâyeler bizi yeniden serginin adına getiriyor.
Romantika, Nâzım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim için ilk düşündüğü isim. Buradaki anlamı ise yalnızca aşk ya da sözcüğün gündelik anlamındaki romantizm değil. Serginin yorumunda kavram; Nâzım Hikmet’in daha adil, daha güzel ve daha özgür bir dünyanın mümkün olduğuna dair, hapishanelerde, sürgünde ve memleket hasreti içinde dahi eksilmeyen inancına karşılık geliyor.
Sergide karşımıza çıkan şu satırlar da bütün seyir boyunca anlatılan hayatın duygusunu birkaç cümlede topluyor:
“Ama yaşamak için, daha güzel, daha haklı,
daha dolgun, daha derin yaşamak için.”
Bu bir sergi. Ama bir müze olmalı.
Romantikadan çıkarken bizde kalan en güçlü düşünce ise bu oldu.
Çünkü burada geçici bir serginin sınırlarını aşan bir hafıza var.
Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evinden getirilen daktiloları, masa lambası, kilimi, heykelleri, belgeleri ve fotoğrafları; çalışma odasının orijinal perdesine kadar uzanan kişisel eşyaları… Giysileri, çakısı, resim yaparken kullandığı paleti, hapishanede ürettiği ahşap kutuları…
Bunlara Piraye Koleksiyonu, Ara Güler Arşivi ve Araştırma Merkezi, Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi, Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evi, vakıflar ve özel koleksiyonlardan gelen materyaller ekleniyor.
Bütün bunları yan yana gördüğünüzde mesele artık yalnızca başarılı bir serginin korunması değil; bir kültürel mirasın kalıcı olarak nerede yaşayacağı meselesine dönüşüyor.
Üstelik bu düşünce yalnızca bizim Atlas Pavyonu’ndan çıkarken taşıdığımız bir temenni değil. Küratör M. Melih Güneş de serginin, Türkiye’de kalıcı bir Nâzım Hikmet Müzesi kurulmasının gerekliliğini daha görünür kılmasını istediğini söylüyor. Moskova’daki evden getirilen özgün eşya, belge ve elyazmalarının sergi sonunda yeniden yurt dışına dönecek olması da bu tartışmayı daha anlamlı hale getiriyor.
Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi belki de en güçlü cümlesini tam burada kuruyor: Nâzım Hikmet, geçmişte tamamlanmış bir biyografi değil; hâlâ yaşayan bir kültür mirası.
Bizce bu seyir, 15 Ocak’ta sona ermemeli.
Romantika / Bir Ömrün Seyrüseferi, 15 Ocak 2027’ye kadar Kültürpark Atlas Pavyonu’nda, İzmir’de görülebilir.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






