İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Müziğin ve Kelimelerin Peşinde: Sezgin İnceel ile “Kaktüs, Kedi vs.”

Müzik bazen en kişisel hikâyeleri anlatır, bazen de toplumsal meselelerle yüzleşmenin bir yolu olur. Sezgin İnceel içinse her ikisi de geçerli. İstanbul’da başlayıp Almanya’da farklı bir derinlik kazanan müzikal yolculuğu, akustik ve elektronik tınıları bir araya getiren özgün tarzıyla dikkat çekiyor.

Sadece müziğiyle değil, akademik çalışmaları ve yazılarıyla da düşündüren bir isim olan İnceel, “Yine Yeni Yeniden 90’lar” podcast’i ve kitabıyla da pop müziğe queer-feminist bir perspektif sunmuştu.

Hem sahnede hem de akademide üreten bu özel sanatçıyla; müziği, toplumu ve ilham kaynaklarını konuştuk.

Müzik kariyerinize İstanbul’da başladınız, sonra Almanya’ya taşındınız. Bu iki farklı kültür arasındaki geçiş, müzik anlayışınızı nasıl etkiledi?

Aslında İstanbul’dayken, hem müzik eğitimim hem de müzik zevkim büyük ölçüde Batı müziği odaklıydı. Bu yüzden buraya geldiğimde kültürel anlamda bir şok yaşamadım. Ancak Almanya’da aldığım eğitimle birlikte, müziğe ve pedagojik yaklaşımlara dair eleştirel bakış açılarıyla tanıştıkça bu yolculuk gitgide daha ilginç bir hâl almaya başladı. Son dönemde özellikle şu sorularla haşır neşirim: “Hangi müzik?”, “Neden Klasik Batı Müziği müzik eğitiminin temeli olarak görülüyor?”, “Bu tercihin toplumsal güç ilişkileri ve tarihle—özellikle sömürgecilikle—bağlantısı nedir?” Bu sorgulamalar, sadece eğitimle değil, müziğe dair daha geniş bir kültürel farkındalık geliştirmeme de yardımcı oluyor.

Akustik ve elektronik ögeleri bir araya getirdiğiniz müzik tarzınızı nasıl tanımlarsınız?

Şarkı sözlerimi Leonard Cohen, Alanis Morissette gibi şarkı yazma ekollerine yakın buluyorum: yoğun bir hikâye anlatan, kelimelerle oynayan ve bazen çok spesifik anlara odaklanan bir tarz. Kendi şarkılarımı ilk kaydetmeye başladığımda, bu yaklaşıma uygun olarak, akustik gitar temelli ve sözlerin ön planda olduğu daha yumuşak tınıları tercih etmiştim. Zamanla elektronik müziğin derin dünyasında o sözlerle kaybolmak hoşuma gitmeye başladı. Dinlediğim pek çok elektronik ağırlıklı müzikte sözler genelde arka planda kalıyor; belki de dinleyicinin altyapıya odaklanmasını kolaylaştırmak için sözler daha sade tutuluyor. Bende ise biraz tersi. Bu albümde hem sözler hem de altyapılar kendi başlarına takip edilebilecek kadar derin oldu. Akustik-elektronik ikililiği arasında uzun süre gezindikten ve “Bunlardan hangisi gerçek ben?” diye sorguladıktan sonra, aslında birini seçmenin anlamsız olduğunu, hepsinin birlikte bütünü oluşturduğunu fark ettim. Bu benim için aydınlatıcı bir andı.

“Kaktüs, Kedi vs.” adlı yeni albümünüzün yaratım sürecinde sizi etkileyen ana unsurlar nelerdi?

Albümün ana teması “direnç.” Hem bireysel, hem kişilerarası, hem de yapısal/sistematik boyutlarda direnmek… Şarkıları yazarken kişisel hikâyelere odaklanmıştım ama bu hikâyelerin politik karşılıkları da olduğu için, yer yer sözlerde o temalar da göz kırpıyor. Prodüksiyon sürecindeyse, aile içindeki büyük sağlık sorunlarıyla birlikte sağlık sistemi ve sınıfsal meseleler hayatımın merkezindeydi. Oradaki hislerimin izlerini şarkıların altyapılarında ben çok net duyuyorum.

“Kaktüs, Kedi vs.” albümüzü hazırlarken, size ilham veren şarkılar ya da sanatçılar kimlerdi?

Bu süreçte hem müzikten hem de müzik dışı alanlardan çok fazla ilham aldım. Özellikle Sara Ahmed’in kitapları ve metinleri bana yol gösterici oldu; beden ve hisler üzerinden geliştirdiği kesişimsel politikalar benim için çok etkileyiciydi. Shirin Neshat’ın ve Ahmet Rüstem/Hakan Sorar’ın sergilerini görme fırsatım oldu; bu deneyimler görsel ve düşünsel anlamda beni çok besledi. Arkadaş Z. Özger’in ve Gülten Akın’ın şiirleriyle derinlemesine hemhal oldum. Daha önce çok üzerine düşünmediğim moda ve makyaj üzerinden direnme ve ifade biçimleriyle RuPaul’s Drag Race sayesinde tanıştım. Müzikal olarak ise son dönemde en çok dinlediğim isimler Saint Levant, Bashar Murad, Jay-Jay Johanson, Mammal Hands ve Dota Kehr oldu.

Solo sanatçı olarak ve Squareplatz adlı elektronik müzik grubunda yer alarak müzik yapmak arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Her iki projede de kendinizi nasıl ifade ediyorsunuz?

Sezgin İnceel ismiyle yaptığım şarkılar, biraz daha kırılgan ve melankolik tarafımı anlatıyor. Squareplatz ise tam tersine, dans pistinden sabaha kadar inmeyen, özgüveni yüksek, şıkır şıkır bir yanımı temsil ediyor. Karar süreçlerinde Squareplatz’da Stas Mi ile her şeyi yarı yarıya, birlikte belirliyoruz. Kendi ismimle yayımladığım projelerde ise farklı isimlerle işbirliği yapsam da, son karar hep bana ait oluyor.

Yine Yeni Yeniden 90’lar” podcast’inin, queer feminist bir bakış açısıyla Türk pop müziğini ele alması büyük ilgi gördü. Bu podcast fikri nasıl ortaya çıktı ve kitap macerasına nasıl evrildi?

Podcast, işbirlikçim İlker (Hepkaner)’in böyle bir teklifle bana gelmesiyle başladı. 90’ları kendi gözümüzden anlatmak, anaakım anlatının dışında kalan toplumsal güç ilişkilerini görünür kılmak ve toplumda marjinalize edilmiş bazı kesimler için bu dönemin anlamını yeniden inşa etmek istedik. Başta sadece sekiz bölüm yaparız diye düşünmüştük, ama hem anlatmak istediklerimizin çokluğu hem de gelen yoğun ilgi sayesinde proje beş yıla yayıldı ve neredeyse 70 bölüme ulaştı. Bu süreçte İlker’le birlikte birçok makale de kaleme aldık. İkimiz de akademik geçmişe sahip olduğumuz için geride yazılı izler bırakmak bizim için çok önemliydi. Sonrasında “Neden bunu bir kitaba dönüştürmüyoruz?” fikri doğdu. Burada belki en önemli nokta şu: Podcast bölümlerini birebir metne çevirmedik; aksine oradan ilhamla yeniden araştırmalar yaparak, sıfırdan metinler ürettik. Bu dili kurmamızda editörümüz Sevengül Sönmez’in ve ekibinin katkısı çok büyük. Kitabımızı okuyucularla buluşturan Ayrıntı Yayınları’na da ayrıca minnettarız.

Müzik eğitimi üzerine yaptığınız araştırmalar ve doktoranız, sizin için nasıl bir yolculuk oldu? Bu alandaki çalışmalarınızı müziğinize nasıl entegre ediyorsunuz?

Müziği yapmak kadar, müziğin toplumsal etkileri üzerine düşünmek de bana büyük haz veriyor. Doktora çalışmamı Almanca-Türkçe iki dilli çocuk yetiştiren ebeveynler üzerine yaptım ve bu iki disiplinin onlar için ne ifade ettiğini araştırdım. Bu konu benim için hâlâ çok değerli; okudukça da yeni şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Zamanla bu araştırmaların üstüne başka temalar da ekledim: toplumsal cinsiyet, göç, güç ilişkileri, kapsayıcılık ve kesişimsellik gibi. Bu konular sadece akademik ilgi alanlarım değil, aynı zamanda gündelik hayatımın da bir parçası. Bu yüzden onları müziğimde, yazılarımda ve akademik çalışmalarımda ayrı ayrı değil, düşünce dünyamın farklı uzantıları olarak görüyorum. Hepsi birbirini besliyor. Örneğin Kahrolsun Patriarki adlı şarkım, yapısal ve sistematik ayrımcılığın kişisel ve kişilerarası ilişkilerde nasıl yer bulduğunu anlatıyor.

Müzik, kültür ve cinsiyet üzerine yazılar yazmak, sizi hangi toplumsal sorunlarla yüzleştiriyor?

Hayatım boyunca, hem Türkiye’de hem de Almanya’da farklı yapısal/sistematik/toplumsal sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldım. Bunlar hakkında yazmak bana iyi geldi—deneme yazıları bana müziğin şiirselliğinden farklı, akademinin araştırma odaklılığından uzak, daha doğrudan bir ifade alanı sundu. Özellikle göç deneyimlerimle ilgili olarak Velvele’de yazdığım bazı yazılardan sonra gelen mesajlar, deneyimlerimizin ne kadar ortak olduğunu gösterdi. Bu farkındalık, benim için büyük bir iyileşme sürecinin de önemli bir parçası oldu.

Müzik ve yazı alanındaki çalışmalarınızı nasıl dengeliyorsunuz? Sanatçı kimliğiniz ile akademik çalışmalarınız arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Eskiden bu kimliklerin her birinin “ayrı insanlar”a ait olduğunu sanıyordum; bu yüzden geçişlerim de sert olabiliyordu. Ama zamanla, bunların hepsinin aynı kişi olduğunu fark ettim. Bunu içselleştirdikten sonra artık geçiş yapmak ya da denge kurmak gibi bir ihtiyaç duymuyorum. Elimden geldiğince tüm alanları birlikte, bütünlüklü bir şekilde yürütmeye çalışıyorum.

Bu ara çalışma masanızda hangi kitap var?

Şu sıralar Winker ve Degele’nin Intersektionalität (Kesişimsellik) kitabıyla haşır neşirim. Kesişimselliği bireysel, temsili ve yapısal olmak üzere üç düzlemde metodolojik olarak inceliyorlar. Yatak başucumda ise bir süredir Melanie Joy’un How to End Injustice Everywhere kitabı duruyor.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir