Begüm Egeli Bursalıgil, edebiyat dünyasına “Sessiz Havuz” adlı romanıyla güçlü bir adım attı. Yoğun ilgi gören ilk romanı kısa sürede ikinci baskısını yaptı. Sessizliğin ardındaki duyguları ve geçmişle bugünü buluşturan hikâyesiyle dikkat çeken Bursalıgil, okuru köklerine, yani İzmir’e uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Biz de yazarla bir araya geldik ve Sessiz Havuz’un ilham veren dünyasını konuştuk.
Sessiz Havuz’un ilk cümlesiyle, her şey bir rastlantı gibi başlıyor. Hayatta gerçekten tesadüf var mı?
Ne güzel bir giriş bu! Bence var; ama öyle kuru kuru ‘var’ demekle geçiştirilecek gibi değil. Tesadüflerle örülmüş seçimler var. Seçimlere yön veren tesadüfler var. Rastlantı gibi görünen enerjisel çekilmeler var. Birbirinin içine geçmiş tesadüf zincirleri var.
Başkasının yerine çıktığınız bir buluşmada kendi geçmişinizle yüzleşmek… Bu fikir nasıl doğdu?
Sessiz Havuz’da başkarakter Ayla’nın hem bir gününe hem de jenerasyonlara yayılmış hayat hikayesine bir arada tanık oluyoruz. Bir günün içinde akan hikayede aslında bizi geçmişle yüzleşmeye iten, Ayla’nın başına ne geldiğini ve neden geldiğine yanıt aramak. Yazmaya başladığımda, okuyucuyu günümüze vurgu yaparak geçmişe giden bir yolculuğa çıkarmak istediğimi biliyordum. Zira Sessiz Havuz; 2017 yılında İzmir’de geçse de, Midilli’ye uzanan bir aile yolculuğunu sayfalarına konuk ediyor. Bugün yaptığımız birçok seçimin, benimsediğimiz doğruların veya önümüze çıkıveren seçeneklerin içerisinde geçmişten uzanan iplikler var. Biz fark etsek de, etmesek de. Sessiz Havuz bunların altını kalın çizgilerle çiziyor. Bunlara ek olarak kitapta Ayla ile beraber, onun etrafında hayatları birbirine farklı ipliklerden örülmüş daha birçok kadının hikayesi var. Bence Sessiz Havuz’u esas derinleştiren de bu etkileşimlerden doğan kurgu ve analizler.
Yolları birbiriyle kesişen kadın hikayeleri oldukça ilgimi çekiyor. Bu etkinin zaman, mekan, samimiyet seviyesi veya yaşam tarzı gibi küme başlıklarını aşarak birbirini tetikleyen bir enerji frekansında olduğunu düşünüyorum. Kitabıma bu bütünü yansıtmayı arzuladım.

“Aslına Bakarsanız Sessiz Havuz, Hayata Karşı Bir Tavır“
Kitapta sessizlik her sayfada kendini belli eden bir tema. Sizce insanlar neden sessizleşir?
Kesinlikle öyle. Aslına bakarsanız Sessiz Havuz, hayata karşı bir tavır. İnsanların bilerek veya bilmeyerek bu tür davranış biçimlerini bir savunma mekanizması olarak geliştirdiğini düşünüyorum. Bu, doğuştan var olan bir karakter özelliği değil. Ancak genelde; çocukluk yıllarında insanların keşfedip, kişiliklerine eklediği bir “hayatla mücadele” yöntemi. Temelde sevilmek, onaylanmak, takdir görmek veya yara almamak gibi çokça insani duygularla filizleniyor.
İzmir, Alsancak, Midilli… Bu coğrafyaların sizin hikâyenizde önde olmalarının başlıca sebebi nedir?
Belki soyadımın ilk kısmı bir ipucu veriyordur:) Ben de Ayla gibi İzmirli’yim. Anne ve baba tarafı İzmirli ve ayrı ayrı çok kalabalık, çok renkli olan bir aile ortamı içerisinde büyüdüm. Benim ebeveynlerimden önceki jenerasyonlar ise Yunan Adaları’ndan göç ederek bu coğrafyaya kavuşmuş. İçlerinde hem Kurtuluş Savaşı zamanında kaçarak gelenler hem de mübadele ile yer değiştirenler mevcut. Dolayısıyla küçüklüğümden beri duyduğum hikayeler, kulağıma çalınan Rumca kelimeler, gözlemlediğim karakterler bana çokça ilham verdi. Bu tema içerisinde benim derinleşmeme ve dolaylı olarak hikayenin derinleşmesine imkan veren ise, konuyu birkaç jenerasyona yayılacak şekilde işlemek oldu. Her şey bulaşıcı ve her şey bir diğerini etkiliyor. Bir kişinin zamanında aldığı karar onun hem etrafında olan hem de ardından gelen onlarcasını şekillendirecek kuvvette. Hele ki konu göç ise.

“Estetik Olanın İnsanın Ruhunu Benzersiz Bir Biçimde Genişlettiğini Düşünüyorum“

Moda ve tasarım geçmişiniz var. Edebiyattaki gözlem gücünüz ve estetik bakışınızda bu tecrübenizin payı var mı?
Umarım vardır:) Estetik olanın – ki bu çok güzel bir elbise de olabilir, nefis bir heykel de çarpıcı bir fotoğraf da, sizi alıp götüren bir metin de – insanın ruhunu benzersiz bir biçimde genişlettiğini düşünüyorum. Üstelik hissettiğiniz estetik sizi genişletmekle de kalmıyor. Bir parçası içinizde yaşamaya devam ediyor. Estetiğin insanları mobilize etme gücü de buradan kaynaklanıyor bana göre.

Psikolojik katmanları bu kadar incelikle örmek için nasıl bir yazım süreci izlediniz?
Kendi kendime ‘insan niye okur?’ diye çok sordum. Bunun çok farklı yanıtları olabilir; fakat bence insan, en çok kendini tanımak için okur. Bu cevabı vermek bana psikoloji odaklı çalışmanın kapısı araladı; ve bunu da karakterler üzerinden yaratmaya çalıştım. Zira kitaptaki kadın karakterler üzerinden kurgulanan çözümlemeler, bizleri düşünmeye davet ediyor. Kendimiz veya tanıdıklarımızdan izlerle bezenerek bizlere hayatı geri anlatıyor. İşte bu sahnelerin sayesinde kitabın kat kat açıldığını ve olay akışı değil ‘bildik bir his’ seviyesinde okuyucuyla buluştuğunu düşünüyorum.
Günün sonunda kitabın bitmesini istememek veya karakterlere veda etmeye hazır olmamak bence bu his sayesinde okuyucuya işleniyor. Bu bağlamdaki konu başlıklarını düşününce, aile içerisinde kalabalık/ yalnızlık, toplum hayatındaki yokluk/ alternatif fazlalığı, ayıplama/ayıplanma, içine atma/ tepki verme gibi dilemmalardan bahsetmek mümkün.
Sizin keyifle okuduğunuz yazarlar kimlerdir?
Çok var. Hatta her birinin anlattığı hikayenin verdiği tat farklı! Roman kategorisinde aklıma gelenleri hemen sıralıyorum. Yaşar Kemal, Ayfer Tunç, Ahmet Ümit, Sabahattin Ali, Ayşe Kulin, Melisa Kesmez, Hakan Günday, Mark Haig, Mitch Albom, Annie Ernaux, Amin Maalouf, Khaled Hosseini, Jean-Christophe Grange, Tracy Chevalier.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





