İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Rekorlar ve Protestolar Arasında Anlam Arayışı

Sanat piyasasında Hokusai’nin rekor kıran satışı ile Van Gogh ve Mona Lisa’ya yönelik iklim protestoları aynı anda yaşanıyor. Sanat eserleri, ultra zenginler için rekor kıran bir yatırım aracı mı, yoksa küresel krizlere dikkat çekmek isteyen aktivistler için kırılgan bir hedef mi? Tarih boyunca anlamı sorgulanan sanatın, bu çelişkili ikilikte nasıl bir güç bulduğunu inceliyoruz.

Suzan Somalı Sönmez 

ssomalisonmez@gmail.com

Katsushika Hokusai’nin dünyaca ünlü eseri “Kanagawa Açıklarında Büyük Dalga – The Great Wave”, Sotheby’s müzayede evinde rekor bir fiyata satıldı. 1830’lu yıllarda “Fuji Dağı’nın Otuz Altı Manzarası” serisinin parçası olarak üretilen bu ahşap baskı, Japon sanatının en bilinen örneklerinden biri kabul ediliyor. Sotheby’s tarafından gerçekleştirilen açık artırmada, nadir ve olağanüstü korunmuş bir baskı 2,76 milyon dolara alıcı buldu. Bu rakam, Hokusai’nin baskıları için bugüne kadar ödenmiş en yüksek fiyatlardan biri olarak kayda geçti.

Kanagawa Açıklarında Dalga Altında (Büyük Dalga) – Katsushika Hokusai

2020’lerin başında dünya küresel ısınma, açlık, savaşlar ve ekonomik krizlerle insanlığın varoluşunu sorgulayan bir noktadaydı. “Sanatın anlamı kalmadı” argümanı, sosyal medyada ve akademik tartışmalarda sıkça dile getiriliyordu. Çünkü insanlar, temel ihtiyaçların bile karşılanamadığı bir dünyada milyonlarca dolarlık sanat eserlerinin varlığını sorguluyordu.

Aktivizmin yeni yüzü

Tam bu tartışmaların ortasında, iklim aktivistleri müzelerdeki eserlerin üzerine çorba dökerek veya boya atarak protestolar düzenledi. 

14 Ekim 2022’de; Post-Empresyonizm akımının en güçlü temsilcilerinden biri olarak renk ve fırça darbeleriyle duyguyu resme dönüştüren Vincent van Gogh’un Londra, National Gallery’de sergilenen “Three Sunflowers – Ayçiçekleri” eserine yapılan saldırı, sanatın kutsallığına karşı bir meydan okuma olarak hafızalara kazındı. ‘Just Stop Oil’ aktivistleri tabloya domates çorbası fırlattı, ardından kendilerini duvara yapıştırdı. Tablo cam koruma sayesinde zarar görmedi. Just Stop Oil protestocuları bu eylemle yetinmediler, İngiltere’nin Salisbury kentindeki dünya mirası Stonehenge’e turuncu bir madde sıktılar. 

Just Stop Oil – Van Gogh Eylemi

Ardından Monet’nin “Saman Yığınları” ve Degas’ın “Dansçılar” tabloları benzer eylemlerin hedefi oldu. 

İlk eylemden neredeyse bir hafta sonra 23 Ekim 2022’de; Empresyonizm akımının öncüsü olarak ışık ve renk üzerine yaptığı deneylerle modern resmin yönünü değiştiren sanatçı Claude Monet’nin Almanya, Potsdam Barberini Müzesi’nde sergilenen “Saman Yığınları – Les Meules” eseri bu kez ‘Letzte Generation’ (Son Kuşak) grubunun hedefi oldu. Eylemciler tabloya patates püresi fırlattılar, ardından kendilerini duvara yapıştırdılar. Tablo cam koruma sayesinde zarar görmedi. 

Claude Monet – Saman Yığınları

Bir ay sonra “Last Generation Austria”aktivistleri 15 Kasım 2022 Salı günü; Avusturya, Viyana’daki Leopold Müzesi’nde sergilenen Gustav Klimt’in “Ölüm ve Yaşam – Tod und Leben” tablosunun üzerine siyah yağlı bir sıvı fırlattı. Aktivistler ayrıca kendilerini eserin önündeki koruyucu camın üzerine yapıştırdı. Bu eylem, fosil yakıt kullanımına karşı dikkat çekmek ve hükümeti daha sert iklim politikaları uygulamaya çağırmak amacıyla gerçekleştirildi. Müze yetkilileri, 1910-1916 yılları arasında yapılmış Klimt’in geç dönemine ait tablonun zarar görmediğini, çünkü önünde koruyucu cam bulunduğunu açıkladılar. Ancak çerçeve ve cam temizliği için restorasyon çalışması yapıldı. Grup, “İklim felaketi sanattan daha önemli” mesajını verdi ve Avusturya’nın fosil yakıt yatırımlarını durdurmasını talep etti. Bu eylem, 2022’de Avrupa’da sanat eserlerine yönelik düzenlenen bir dizi iklim protestosunun parçasıydı.

Last Generation Austria – Gustav Klimt Eylemi

Aynı grup 27 Nisan 2023’te; bu kez Empresyonizm akımının öncülerinden biri olarak özellikle balerin figürleri ve hareketin inceliklerini resim ve heykelde ustalıkla yansıtan Edgar Degas’nın Washington D.C.’deki National Gallery of Art’ta sergilenen ünlü “Little Dancer Aged Fourteen – On Dört Yaşındaki Küçük Dansçı” isimli, 1880 tarihli balmumu heykeli saldırıya uğradı. İklim aktivistleri ‘Declare Emergency’ grubunun iki üyesi Joanna Smith ve Timothy Martin, heykelin bulunduğu koruyucu pleksiglas kasaya kırmızı ve siyah boya sürdü. Bu eylem daha performatif bir eylemdi. Eylemciler boyayla yetinmediler, heykelin önünde oturma eylemi yaparak fotoğraf çektirdiler ve mesajlarını açıkladılar: “Çocuklarımızın sağlığını ve güvenliğini koruyun.”  Aktivistler, eylemi önceden planlamış, motivasyonlarını anlatan videolar çekmişti. Heykel zarar görmedi, ancak koruyucu kasada ve zeminde boya izleri oluştu. Müze, eseri 10 gün boyunca sergiden kaldırdı, temizlik ve onarım maliyeti yaklaşık 4 bin dolar olarak açıklandı. Aktivistler federal suçlamalarla karşı karşıya kaldı: ABD’ye karşı suç işlemek için komplo ve müze eserine zarar verme. Her biri 5 yıla kadar hapis ve 250 bin dolar para cezası riski taşıyor. FBI soruşturmaya dahil oldu.

Declare Emergency – Degas Eylemi

Dünyanın en çok saldırıya uğrayan eseri “Mona Lisa”

Aktivistlerin son eylemi Mayıs 2023’te; Rönesans’ın en büyük dehası olarak hem sanat hem bilim alanında yenilikler getiren, “Mona Lisa” ve “Son Akşam Yemeği” gibi eserleriyle insanlık tarihine yön veren Leonardo Da Vinci’nin Louvre Müzesi’nde daimî olarak sergilenen “Mona Lisa”sına karşı gerçekleştirildi. ‘Riposte Alimentaire – Food Retaliation” grubu, tabloya kabak çorbası fırlattı. Daha önce de defalarca kez saldırıya uğrayan zavallı “Mona Lisa”, kendisini koruyan kurşun geçirmez cam sayesinde zarar görmedi. Aktivistler, “Sanat değil, gezegen yanıyor” diyerek dikkat çekmek istiyordu. 

Riposte Alimentaire – Food Retaliation Mona Lisa Eylemi

Dünyanın belki de en ünlü kadını “Mona Lisa”, aynı zamanda dünyanın en çok saldırıya uğrayan sanat eseri olarak da kabul ediliyor. Leonardo da Vinci’nin bu baş yapıtı hem ünü hem de Louvre’daki erişilebilirliği nedeniyle tarih boyunca defalarca hedef oldu. 1911’de Vincenzo Peruggia tarafından çalınarak iki yıl kayıp kaldı, 1956’da önce jiletle, sonra taşla saldırıya uğradı, 1974’te Japonya’daki bir sergide sprey boya protestosu yaşandı, 2009’da bir ziyaretçi çay fincanı fırlattı. Son yıllarda ise iklim aktivistlerinin hedefi oldu. Bu durum “Mona Lisa”yı hem en çok saldırıya uğrayan hem de en çok korunan eser haline getirdi. Tüm bu girişimler, kurşun geçirmez cam sayesinde tabloya zarar veremedi ama “Mona Lisa”nın hem kırılganlığını hem de kültürel gücünü daha da görünür kıldı.

Sanat ve aktivizm ilişkisi

İnsanlığın ortak mirası sayılan sanat eserlerine yönelik son yıllarda gerçekleşen eylemler, sanatın kırılganlığını ve toplumdaki yerini tartışmaya açtı. Ancak bu, sanatın iklim krizinde oynayacağı bir rol olmadığı anlamına gelmiyor; aksine, sanat dünyası bu konuda giderek daha aktif bir pozisyon alıyor. ‘Frankenthaler İklim Girişimi’ gibi bağışçılar artık iklim odaklı projeleri açıkça finanse ediyor ve birçok önemli müze bu çalışmaları sergilemek için kamuya açık taahhütlerde bulunuyor.

Geçtiğimiz yıl Los Angeles şehir merkezindeki Çağdaş Sanat Müzesi’nde açılan Josh Kline: Climate Change – İklim Değişikliği sergisi bunun güçlü bir örneği. Çağdaş sanatçı Josh Kline, “İklim krizi beni hem gerçekten korkutan hem de bir konu olarak büyüleyen bir şey,” diyerek, bu alandaki sanatsal üretimin azlığına dikkat çekiyor: “İklim krizini ele alan çok az çağdaş sanat eseri var. Bu işe başlamamın nedenlerinden biri de bu.” Kline’ın Personal Responsibility – Kişisel Sorumluluk adlı eseri, geleceğin iklim mültecilerini canlandıran oyuncuların projeksiyonlarıyla birlikte çadırlar ve geçici barınaklardan oluşuyor; izleyiciyi hem estetik hem de etik bir sorgulamaya davet ediyor.

Josh Kline – Personal Responsibility

Bu örnekler aslında sanatın yalnızca bir estetik ifade biçimi değil, aynı zamanda toplumsal sorunlara dikkat çekebilecek güçlü bir araç olduğunu gösteriyor. Sanat ister bireysel ister kolektif düzeyde, farkındalık yaratma ve bilinç inşa etme potansiyeline sahip. Sanatçılar, çağımız özelinde iklim değişikliği gibi küresel krizleri eserlerine taşıyarak, toplumun dikkatini bu sorunlara çekebilir, tartışma başlatabilir ve hatta davranış değişikliğine ilham verebilir. Çünkü sanat, yalnızca bir “yansıtma” değil, aynı zamanda bir “referans” ve “eylem çağrısı”.

Tarihsel ve güncel perspektif

Sanat, aktivizmle tarih boyunca güçlü bir bağ kurdu. Diego Rivera’nın duvar resimleri işçi haklarını savunurken, Picasso’nun” Guernica”sı savaşın dehşetini dünyaya duyurdu. Günümüzde ise Ai Weiwei insan hakları ve ifade özgürlüğü üzerine eserler üretirken, Banksy kapitalizm, göç ve çevre sorunlarını sokak sanatıyla görünür kılıyor. Bu örnekler, sanatın yalnızca estetik bir deneyim değil, aynı zamanda toplumsal değişim için bir katalizör olduğunu kanıtlıyor. Sanatın aktivizmdeki gücü soyut sorunları somutlaştırma, empati yaratma ve kolektif belleği şekillendirme kapasitesinden geliyor. İklim krizi gibi karmaşık bir konuyu bir tablo, bir enstalasyon veya bir performans aracılığıyla görünür kılmak, yalnızca bilgi aktarmakla kalmaz; duygusal bir bağ kurar, hayal gücünü harekete geçirir ve insanları eyleme geçmeye motive eder.

Bir yanda çorba, bir yanda milyonlar

Sanat ve aktivizm arasındaki ilişki, günümüzde iklim krizi gibi küresel sorunlar karşısında daha da kritik hale geliyor. Sanat hem bir ifade biçimi hem de bir toplumsal sorumluluk alanı olarak, değişimin estetikten eyleme uzanan yolculuğunda güçlü bir araç olmaya devam ediyor. Sanat, yalnızca korunması gereken bir miras değil, aynı zamanda tartışmanın merkezinde yer alan bir politik ve etik alan haline geldi. Aktivistlerin eylemleri, sanatın kırılganlığını vurgularken, aynı zamanda onun toplumsal meselelerdeki rolünü yeniden gündeme taşıdı. Bu durum, sanatın pasif bir nesne değil, aktif bir tartışma ve değişim aracı olabileceğini gösteriyor. Nitekim -ironik biçimde, son yıllarda sanat eserlerine yönelik yapılan tüm bu saldırılar, sanatın görünürlüğünü daha da artırdı ve ortaya bambaşka bir tablo çıkardı:

Kahlo’nun “Rüya (Yatak)” otoportresi 54,6 milyon dolara satıldı

Meksika kültürünü ve kişisel acılarını sanata dönüştüren, sürrealizmle halk motiflerini harmanlayan 20. yüzyılın en özgün sanatçılarından Frida Kahlo’nun 1940 tarihli “El Sueño (La Cama)Rüya (Yatak) isimli otoportresi, sanatçının en kişisel çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor. Eserde sanatçı, gökyüzünde süzülen bir yatakta uyurken tasvir ediliyor; üzerinde dinamitlerle sarılı bacakları olan dev bir iskelet yer alıyor. Bu imgeler, Kahlo’nun geçirdiği trafik kazası sonrası yaşadığı kronik ağrılar ve ölüm temasıyla bağlantılı. Tablo, Meksika folklorik motiflerini Avrupa sürrealizmiyle harmanlıyor. Eser, 2021’de New York’ta düzenlenen Sotheby’s müzayedesinde 54,6 milyon dolara satılarak bir kadın sanatçının eserine ödenen en yüksek fiyat rekorunu kırdı. Bu satış, Georgia O’Keeffe’in 2014’teki 44,4 milyon dolarlık rekorunu geride bıraktı ve kadın sanatçıların piyasa değerine dair güçlü bir mesaj verdi.

Frida Kahlo – Rüya (Yatak)

Picasso’nun “Saatli Kadın” eseri 139 milyon dolara alıcı buldu

20. yüzyıl modern sanatının en etkili figürlerinden ve Kübizm akımının kurucusu Pablo Picasso’nun 1932’de yaptığı “Femme à la Montre – Saatli Kadın eseri, sanatçının “altın ilham perisi” olarak bilinen Marie-Thérèse Walter’ı tasvir ediyor. Mavi bir arka plan önünde koltukta oturan Walter, Picasso’nun tutkulu ve neşeli döneminin simgesi. Tablo, 1968’den beri koleksiyoner Emily Fisher Landau’nun koleksiyonunda bulunuyordu. New York’taki Sotheby’s müzayedesinde 139,4 milyon dolara satılarak 2023’ün müzayede rekorunu kırdı ve Picasso’nun en pahalı ikinci eseri oldu. Bu satış, sanat piyasasında ekonomik belirsizliklere rağmen yüksek değerli eserlerin hâlâ güçlü talep gördüğünü gösterdi.

Klimt’in “Elisabeth Lederer’in Portresi” tablosu 236 milyon dolarla açık artırma rekoru kırdı

Viyana Secession – Viyana Ayrılıkçıları” hareketinin öncülerinden Avusturyalı ressam Gustav Klimt’in 1914-1916 yılları arasında yaptığı “Bildnis Elisabeth Lederer” veya “Portrait of Elisabeth Bachofen-Echt” tablosu, sanatçının geç dönem portrelerinin en nadir örneklerinden biri. Yaklaşık 1,8 metre yüksekliğindeki eser, zengin bir aileye mensup Elisabeth Lederer’i Çin motifli beyaz bir kaftan içerisinde gösteriyor. Tablo, II. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından yağmalandı, bir yangında yok olma tehlikesi atlattı ve savaş sonrası hak sahiplerine iade edildi. Uzun yıllar kozmetik devi Leonard A. Lauder’ın koleksiyonunda kalan eser, 2024’te yine New York’ta düzenlenen Sotheby’s müzayedesinde 236,4 milyon dolara satılarak modern sanat tarihinde açık artırmada satılan en pahalı ikinci eser oldu. Bu rakam, son dönem hem iklim aktivistleri hem de sanat koleksiyoncuları arasında gayet popüler olan Klimt’in önceki rekorunu ikiye katladı ve sanat piyasasında güçlü bir toparlanma sinyali verdi.

Ve en yeni haber,

Hokusai’nin “Büyük Dalga” baskısı 2,76 milyon dolara alıcı buldu

Katsushika Hokusai, Japon ukiyo-e sanatının en büyük ustalarından biri olarak kabul ediliyor. Eserleri, Edo döneminde hem estetik hem de teknik açıdan devrim yaratmış sanatçının en ünlü çalışması olan “Kanagawa-oki nami-ura – Kanagawa Açıklarında Büyük Dalga”, 1830’lu yıllarda üretilen “Fugaku Sanjūrokkei – Fuji Dağı’nın Otuz Altı Manzarası” serisinin bir parçası. Bu seri, Japonya’nın farklı bölgelerinden Fuji Dağı’nı betimleyen ahşap baskılardan oluşuyor ve hem doğa hem insan ilişkisini dramatik bir şekilde yansıtıyor. “Büyük Dalga”, dev dalgaların üç balıkçı teknesini yutmaya çalıştığı sahnesiyle hem doğanın gücünü hem de insanın kırılganlığını simgeliyor. Arka planda Fuji Dağı’nın sakin silueti, kompozisyonun felsefi derinliğini artırıyor. Bu ikonik baskının nadir ve olağanüstü korunmuş bir örneği, New York’taki 2025 Sotheby’s Hong Kong müzayedesinde 2,76 milyon dolara satıldı. Bu rakam, Hokusai’nin baskıları için bugüne kadar ödenmiş en yüksek fiyatlardan biri olarak kayda geçti ve ahşap baskı kategorisinde bir rekor kabul edilerek Japon sanatının küresel koleksiyon piyasasındaki değerini bir kez daha kanıtladı.

Bir yanda sanatın anlamsızlaştığı iddiası, diğer yanda sanat eserlerinin astronomik fiyatlarla el değiştirmesi… Peki, ne oldu da algı bu kadar keskin bir dönüş yaptı?

Sanatın iki ekonomisipiyasa ve sosyoloji

Bu durumu iki açıdan okumak mümkün…
Birincisi, sanatın ekonomik ve kültürel statü sembolü olarak gücünü koruması. Kriz dönemlerinde bile koleksiyonerler için sanat hem yatırım hem prestij aracı. Rekor fiyatlar sanatın piyasa değerinin değil, sosyal statü ve kültürel sermayenin altını çiziyor. Pierre Bourdieu’nün kavramıyla, sanat “görünürlük ve ayrıcalık” üretmeye devam ediyor.

İkincisi, protestoların sanatın hikâye değerini artırması. Aktivist saldırılar, ironik bir biçimde koleksiyonerler için nadirlik ve anlatı gücünü yükseltti. Bir tabloya yönelen saldırı, onun kırılganlığını ve tarihsel önemini daha da belirgin kılıyor.

“Sanatın anlamı yok” argümanı nereden geliyor?

Bu söylemin kökeni, nihilizm ve Dada hareketine kadar uzanıyor. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” çıkışıyla başlayan anlam krizi, 20. yüzyılda Dada’nın “sanat anlamsızdır” provokasyonuna dönüştü. Adorno ise kültür endüstrisinin sanatın özgünlüğünü yok ettiğini savundu. Bugün sosyal medyada yankılanan “sanatın anlamı yok” söylemi, aslında bu tarihsel tartışmanın güncel bir yansıması.

Krizde sanat

Tarih gösteriyor ki sanat, kriz dönemlerinde hem direniş hem kaçış alanı oldu. II. Dünya Savaşı’nda Picasso’nun “Guernica”sı bir protesto manifestosu iken, pandemi döneminde dijital sanat NFT’lerle yeni bir yatırım alanına dönüştü. Bugün ise sanat hem iklim krizine karşı bir tartışma zemini hem de ultra zenginler için güvenli bir liman.

Bir yanda çorba dökülen tablolar, diğer yanda milyonlarca dolara satılan eserler… Bu ikilik, sanatın hem protesto hem yatırım hem direniş hem statü sembolü olabileceğini gösteriyor. Belki de sanatın anlamı yok değil; tam tersine, bu çelişkiler onun anlamını daha da güçlendiriyor. Çünkü sanat, kriz anlarında bile insanın kimlik, hafıza ve estetik arayışını temsil ediyor.

Sanatın etik ve kolektif boyutu

Bugün milyonlarca dolara satılan tabloların çoğu, yaratıcılarının yaşamlarında yoksulluk ve yalnızlık içinde doğdu. Van Gogh, hayatı boyunca yalnızca bir tablo satabildi ve sefalet içinde öldü. Frida Kahlo, hastalık ve acılarla dolu bir ömür sürdü; Klimt ve Picasso bile kariyerlerinin başında ekonomik belirsizliklerle boğuştu. Bu eserler, bazen açlık ve dramın içinden doğan estetik mucizelerdi. Şimdi ise ultra zenginlerin koleksiyonlarında statü sembolü olarak dolaşıyorlar. Sanatın bu paradoksu, insanlık tarihinin en keskin çelişkilerinden biri: Yoksulluğun yarattığı güzellik, zenginliğin vitrini oluyor.”

Bu noktada etik tartışma devreye giriyor: Sanat eserleri yalnızca yatırım aracı mı, yoksa insanlığın ortak mirası mı? UNESCO’nun kültürel miras koruma politikaları, bu soruya net bir yanıt veriyor: “Sanat, tüm insanlığın ortak değeri olarak korunmalı ve erişilebilir olmalı.” Ancak günümüzde müzayede rekorları, sanatın kamusal niteliğini zayıflatıyor; eserler özel koleksiyonlarda görünmez hale geliyor. Bu durum, kolektif hafızada boşluklar yaratıyor ve kültürel eşitsizliği derinleştiriyor.

Sanatın piyasa değerinin etik boyutu, şu soruyu gündeme getiriyor: Bir tabloya 200 milyon dolar ödemek, onu insanlığın ortak mirasından koparmak değil mi? UNESCO’nun 1970 tarihli Kültürel Varlıkların Yasadışı İthali, İhracı ve Mülkiyet Transferinin Önlenmesi Sözleşmesi, bu sorunun hukuki yanını düzenlemeye çalışıyor. Ancak sanat piyasası, bu sözleşmenin ötesinde bir hızla büyüyor. Sonuçta, sanatın gerçek değeri yalnızca fiyatla değil, kolektif erişim ve koruma bilinciyle ölçülmeli.

Kültürel hafızanın kırılganlığı

Sanatın kırılganlığı, yalnızca müze salonlarında değil, tarih boyunca uygarlıkların en karanlık anlarında da kendini gösterdi. 

İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması, insanlığın bilgi hazinesinde kapanmaz bir boşluk açtı. Nazi rejimi, Avrupa’nın en değerli eserlerini yağmaladı; geri çekilirken bir kısmını imha ederek kültürel soykırım uyguladı. İran ve Afganistan’da dinci ekstremistler, Buda heykellerini ‘put’ diyerek dinamitle yok etti. Çin’de Uygur bölgesinde bulunan yazmaların gizlenmesi, Vatikan’ın saklı tuttuğu iddia edilen metinler, sanatın ve bilginin politik güçlerce kontrol edilmesinin örnekleri. 

Kaçırılan, çalınan ve karaborsada dolaşan arkeolojik eserler ise bu zincirin güncel halkaları. Tüm bu eylemler, insanlığın ortak mirasına yönelmiş saldırılar; her kayıp, kolektif hafızamızda bir boşluk, kültürel kimliğimizde bir yara demek. 

Sanat ve bilgi, kimsenin mülkü değil; onları korumak, insanlığın ortak sorumluluğu.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×