İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

 “Seni Tanıyorum” ve Kadın Olmanın Ağır Yükü

Netflix’in Türk yapımları seçkisi, seyirciye sunduğu her yeni projeyle dijital mecralarda hararetli tartışmaların fitilini ateşlemeyi sürdürüyor.

Yazı: İlayda Özcan

17 Eylül’de izleyiciyle buluşan, yönetmen koltuğunda Mert Baykal’ın oturduğu, senaryosunu Tuğba Doğan’ın kaleme aldığı Seni Tanıyorum da bu tartışmalardan nasibini aldı. Elçin Sangu, Melis Sezen ve Ozan Dolunay’ın başrollerini paylaştığı 8 bölümlük bu psikolojik gerilim dizisi kimilerince yavaş temposu gerekçesiyle eleştirildi, kimilerince ise meşhur The Handmaiden tarzı “tekinsiz yabancı” anlatılarının yerli bir uyarlaması olarak görüldü.

Ancak hızlı tüketim kültürünün ve her bölümde yeni bir entrika bekleyen izleme alışkanlıklarının ötesine geçtiğimizde karşımızda oldukça nitelikli bir yapım duruyor. Seni Tanıyorum, bugüne kadar Netflix’te izlediğimiz Türk yapımları arasında psikolojik gerilimi en zamana yayan, ağır ama dozu son derece iyi ayarlanmış tekinsizliğiyle seyirciyi 8 bölüm boyunca tetikte tutmayı başaran nadir işlerden biri.

Varoluş ve Sevme Biçimleri

Dizinin görünürdeki gerilim kurgusu, temelde iki kadının çatışması ve bu iki kadının dünyadaki var olma biçimleri üzerinden şekilleniyor. Funda ve Nazlı; bir kadının kendini nerede bulduğu, neyle tanımladığı, anne olma hâli ile kendi kimliğini inşa etme arzusu arasındaki o ince çizgiyi iki farklı uçtan temsil ediyor. Biri idealleri için ne kadar ileri gidebileceğini gösterirken diğeri idealleri uğruna neleri feda edebileceğini gözler önüne seriyor. Oyunculuklar tarafında Elçin Sangu ve Melis Sezen’in mesafeli ve soğuk duruşları alışılageldik rollerinin bir uzantısı gibi hissettirse de yarattıkları bu çatışma alanı anlatıyı ayakta tutuyor.

Bu iki kadının arasında konumlanan İlker (Ozan Dolunay) ise klasik bir “odaktaki erkek” figüründen ziyade, iki kadının varlık mücadelesini görünür kılan bir yardımcı karakter işlevi görüyor. Ancak İlker karakteri, anlatının en insani sorularından birini soruyor bize: Bir insan kaç farklı biçimde sevebilir?

İlker’in 15 yıllık dostluğun ardından Funda ile kurduğu ilişki daha güvenli, huzurlu ve sakindir. Funda’da bulduğu sevgi, hayatın dinginlik arayan yanına hitap eder. Öte yandan Nazlı ile olan bağını sadece basit bir heyecan arayışı, zaaf ya da tutkulu bir kaçamak olarak okumak sığ bir yaklaşım olur. İlker, Nazlı’yı da kendi benliğinin başka bir parçasıyla, farklı bir ihtiyaç üzerinden sevmiştir. İnsan ilişkilerinin karmaşıklığı tam da buradadır; hayatın farklı dönemlerinde huzura, heyecana veya tutkuya olan ihtiyacımıza göre bağlar kurarız. İlker, içindeki pişmanlıklarla bir şekilde başa çıkabilmiş, arkasında durduğu kararlarıyla yaşayan bir karakter olarak resmedilir.

Sanatçı, Anne ve “Canavar”: Claire Dederer İle Düşünmek

Dizinin omurgasını oluşturan ve beni en çok düşündüren ana tema ise Funda’nın bir ressam olarak karşı karşıya kaldığı o tarihsel ikilem: Bir kadın hem anne hem eş hem de başarılı bir sanatçı olabilir mi?

Bu soru bana doğrudan Claire Dederer’in Canavar: Hayranların İkilemi adlı eserini hatırlattı. Dederer kitabında, sanat dünyasındaki erkek “canavarların” (moral olarak sorunlu, bağışlanmaz hatalar yapmış erkek sanatçıların) yanı sıra kadın sanatçıların durumunu da masaya yatırır. Kadın bir sanatçı; sanatı, üretimi ve yaratım tutkusu uğruna ailesini ya da çocuğunu arka plana attığında toplumun gözünde anında bir “canavara” dönüşür. Erkek sanatçının bencilliği “deha” olarak hoş görülürken kadının yaratma arzusu bir bencilik ve suç olarak etiketlenir.

Seni Tanıyorum, tam da bu vicdan muhakemesini önümüze koyuyor. Nazlı kendisini anneliği üzerinden var etmek isteyen bir kadını simgelerken Funda hem anneliği seven hem de içindeki üretim tutkusundan vazgeçmek istemeyen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Ve bana sorarsanız içindeki üretme arzusu Funda’yı ne daha kötü bir anne yapar ne de daha kötü bir sanatçı.

Finalin Bıraktığı Tortu ve Son Söz

Dizinin anlatı boyunca başarıyla inşa ettiği bu vicdani sorgulamanın, finalde vardığı nokta konusunda bir miktar rahatsızlık duyduğumu belirtmeliyim. Hikâyenin en sonunda “annelik kutsaldır” fikrine yenik düşülerek aile ve çocuk tercihinin bir nihai zafer gibi sunulması, dizinin yakaladığı o cesur tartışma zeminini biraz geriye çekiyor. Hiçbir rolün ya da kimliğin diğerinden daha kutsal olduğuna inanmıyorum. Burada asıl tartışılması gereken; bir kadının neden sürekli bu iki uç arasında bir seçim yapmaya zorlandığıdır.

Ayrıca dizinin son bölümünde, karakterlerin ahlaki ikilemleri ve dönüşümlerinin sadece ana kadroyla da sınırlı kalmadığını görüyoruz. Cemal Hünal’ın canlandırdığı; aşkından vazgeçmemiş ama kaderine de razı gelmiş bir adamın Nazlı’yla konuştuktan sonra yaşadığı kırılım olası bir ikinci sezon için açık kapı bırakıyor. Nazlı ile tamamen farklı noktalarda duran bu karakterin, eninde sonunda Funda’ya gerçekleri anlatacağına ve hikâyedeki taşları yerine oturtacağına inanıyorum.

Sonuç olarak Seni Tanıyorum; hızlı tüketilen olay örgülerinin ötesine geçip insan olma hâlini, kadınlığın toplumsal sıkışmışlığını ve sevginin farklı biçimlerini cesaretle tartışan, izlenmeyi ve üzerine konuşulmayı fazlasıyla hak eden bir psikolojik gerilim.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×