İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Seyfettin Araç ile ‘Zamanı Tanrı Yaşar’: Vicdan, Kayıp ve Aşkın İzinde

Geçtiğimiz günlerde, çağdaş Türk edebiyatının önemli isimlerinden Seyfettin Araç ile derin ve keyifli bir sohbet gerçekleştirme fırsatımız oldu. Yazar, son eseri “Zamanı Tanrı Yaşar” ile okurlarına etkileyici bir yolculuk sunuyor. Aşk, kayıp, kefaret, vicdan ve ölüm gibi derin temalar etrafında şekillenen bu eser, insan ruhunun en derin duygusal kırılmalarını ve arayışlarını mercek altına alıyor.

Okurken oldukça keyif aldığımız bu kitabın yazarıyla tanışınca da aynı keyfi aldık.

Seyfettin Araç, yazarlık serüveni ve kitapla ilgili detayları bizimle samimiyetle paylaştı. Bu röportajda, Seyfettin Araç’ın yazarlık sürecini, edebiyatın gücünü ve hayatındaki önemli kayıpların eserine nasıl yansıdığını keşfedeceksiniz.

Söyleşimiz şimdi sizlerle.

“Zamanı Tanrı Yaşar”ı yazma sürecinizde kaybettiğiniz bir arkadaşınızın ölümünün büyük bir etkisi olduğunu belirttiniz. Bu tür kişisel kayıplar edebi yaratım sürecinizi nasıl dönüştürüyor? Yazarken bir tür iyileşme ya da kabul etme süreci yaşadınız mı?

Kayıplar, acılar, yaşanmışlıklar beni yazarken daha zengin kılıyor sanırım. Yaşadıklarım yazma konusunda bana daha fazla güç veriyor; yazdıkça yaratıyorum, yarattıkça yazmaya olan aşk içimde dallanıp budaklanıyor. Bu bazan bir kayıp olabiliyor, bazan sadece bir hüzün anı, çoğu zaman geçmişte iz bırakan bir hissiyat, bazı zamanlar da kaleme dökülmesi ve tarihe iz düşmem gereken saygı duruşları. Kişisel kayıplar veyahut kazanımlar kurgu edebiyattan çok gerçek edebiyat için bana yol açıyor ve sanırım bu beni çok mutlu bir yazar haline getiriyor. Yazmaya, yaratmaya başlayana değin yarı hasta bir insan olduğumu kabul ediyorum ve yine eserlerimi bir bir raflarda gördükçe sağlam ruhumu sağlam bedenimle senkron halde yaşıyorum, buna edebiyatın gücü diyorum.

Romanınızda aşk ve kefaretin derin izlerinden de bahsediyorsunuz. Aşk ve kefaretin bir arada yer alması sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Bu iki tema arasındaki ilişkiyi daha derinlemesine nasıl açıklarsınız?

Aşk’ın ve Kefaret’in yoğun hallerini yaşayan karakterlerimi daha yumuşak daha edilgen yazamazdım. Aşkın da kefaretin de derin izleri insan denilen canlıyı ne hale getirir göstermek istedim biraz. Bir arada olan bu duygular karmaşası benim açımdan sanatın, yazı sanatının olmazsa olmazı, çünkü mutluluk anlatılan bir durum değildir mesela, mutlusunuzdur ve içiniz içinize sığmaz fakat mutsuzluk öyle değil; binbir halini de yazsanız bin ikinci hali merak edilir. Birbirinin yakını bu iki tema da benim için yazı sanatının en değerli ve anlatılası konuları. Karakterler buna uygun olduğu müddetçe okuyucu bundan derin mutluluk duyar. 

Romanınızda geçen “gerçek” ve “ruhani” yolculuklar arasında bir denge kurmak, hem fiziksel hem de manevi bir keşif yapmak oldukça önemli bir yer tutuyor. Bunu hissetmek ve betimlemek zor değil mi?

Hissetmek ne kadar zor ise betimlemek bir o kadar zor fakat benim işim de betimlenmesi zor olanı betimlemek. Yoksa her yazar gibi ben de dış görünüşü, ağacı, yaprağı, dağı, yolu, insanı tasvir eder ve bu yükü sırtımdan atardım fakat benim derdim büyük, ben anlatılamayanı anlatmak istiyorum. İçsel yolculuğu tasvir edip ruhani bir yolculuğu okuyucuya sunmak istiyorum. Kendisiyle çelişen insanın arafta kaldığı her anını paylaşmasını, çaresizliğin getirdiği noktada tükenmişliğin işaretlediği halleri yazmaya gayret ediyorum. Kendisini hizaya çeken, sorguya çeken karakterlerin kendi iç yolculuklarındaki maneviyatı vermek istiyorum. Bu eserleri yazarken yapılmayanı yapmak gibi bir düşle başlamıştım, adım adım o düşe doğru da yürüyorum. 

 “Zamanı Tanrı Yaşar” bir aşk romanının ötesinde; ölümün, merhametin, vicdanın ve acıların anlamı üzerine yoğunlaşıyor gibi görünüyor. Bununla ilgili romanınızda vermek istediğiniz mesaj nedir?

Roman salt bir aşk romanı değil; zaten baştan sona adım adım bir aşk hikayesi okumuyor seyirci. Sizin de bahsettiğiniz gibi, ölümle yüzleşen insanlar var, merhamet esirgeyen, merhamet bekleyen gönüller var, vicdan muhasebesine giren, acılar çeken ruhlar var. Ölümün soğuk yüzüne bakan ve baktıkça ölüme ne kadar yakın olduğunu hisseden insanların, kaçtıkları vicdanları, unuttukları merhametleri, kaybettikleri ruhları üzerine deruni bir yolculuk bu. Yoksa ‘Zamanı Tanrı Yaşar’ için salt bir aşk romanı demek haksızlık olabilir, sıradan bir aşk sarmalına sokmuyor okuyucuyu ve vadettiği düşsel yolculuğun hakkını sonuna kadar veriyor.

Modern çağ edebiyatının önemli ve güçlü bir kalemlerinden birirsiniz. Yazı diliniz ve ifade biçiminiz çağdaşlarınızdan ayrılıyor. İlhamınız kimler?

İlham mıdır yoksa hayranlık mı, örnek almak mıdır yoksa izinden gitmek mi bilmiyorum ama ben klasik yazarlardan farklı bir tarz yaratma hevesindeyim ve bu yüzden daha önce yazılmamışı yazmak için savaşıyorum, çırpınışlarımın kökeninde bu var; Orhan Pamuk gibi detaycı bir yazar olmayı seçiyorum, Oğuz Atay gibi sınırlar zorlamayı istiyorum, Yaşar Kemal gibi bu coğrafyanın hikayeleri üzerinde durmak istiyorum, Sabahattin Ali gibi aşk tılsımlı sözcüklerin sahibi olmak için çabalıyorum, Tezer Özlü gibi sonsuz hislerle yaşamak derdindeyim, Tolstoy kadar değerli ve Dostoyevski kadar hünerli bir yazar olmak arzusundayım. Madem Modern Çağ Edebiyatının en iyisi diyorlar benim için, o vakit buna layık olmaya devam etmek, yazılmayanları yazmak, düşünülmeyenleri romanlara dökmek mecburiyetindeyim, ki bu mecburiyet dünyanın en güzel isteği benim için. 

Kapadokya, Almanya ve Fransa Riviera’sı… Bu mekânlar, romanın temalarıyla nasıl bir ilişki içinde?

Hikâye Almanya’da bir kefaret hesabıyla başlıyor. ‘Hikâyesi olan her şey güzeldir ve benim de kısa da olsa bir hikâyem vardı.’ Diye romana başlıyor okuyucu, karşısında son günlerini yaşayan bir mutsuz adam var. Sonra yolculuklar başlıyor önce Kapadokya daha sonra Fransız Riviera’sına doğru bir hesaplaşma yolculuğu. Tabii ara ara Almanya, Kapadokya git gel konular farklı yerlerde duraklıyor ama genel olarak bir yolculuğa çıkıyor okuyucu. Mekanlar birer karakter haline dönüşebiliyor bazı yerlerde, Elif bir verandada kendisiyle hesaplaşırken şehir manzarası onunla aynı sayfanın farklı karakterleri olabiliyor mesela. 

Romanınızda, zamanın esir alamadığı, değiştiremediği ruhlardan bahsediyorsunuz. Zamanın ölümlü bir varlık üzerinde yaratacağı etkilerle ilgili yazarken nasıl bir felsefi perspektiften yola çıktınız? 

Zaman çok değişken bir olgu, değişen ve durmadan yenilenen bir durum. İnsanoğlu zamana ve mekana göre maske değiştirmeye başladığı günden bugüne değin dünyanın çivisi çıktı diye düşünenlerdenim. Zamanın esir alamadığı, değiştiremediği ruhlar var, bir yazar, bir aydın olarak ben de o ruhlardan biri olduğumu iddia ettiğim için öyle karakterleri yaratmaya özen gösteriyorum. Zaman ölümlü varlıklar üzerinde maalesef ki ucuz düşünceler yarattı ve sonucunda var olan etkiler insan benliğindeki sıradanlığı şımarttı, çoğalttı. Bunun felsefi açıdan bir perspektifle açıklama derdi de romanın ana unsurlarından oldu diye düşünüyorum; her romanımda bu iddia devam ettiği için sevdiğim ve vurguladığım özel bir alan diyebilirim. İnsanlar insan kalmaya zorlanıyor artık, bu çok acı insanları insan ruhuna döndürmeye çabalamak ne denli yorucu bunu sunmak istiyorum genelde.

Gerçek olayları anlatan romanın, kurgusal bölümleri de var. Romanın kurgusal bölümlerinin de gerçek kısımlar kadar güçlü olmasını sağlamak sizi yordu mu? 

Roman yazmak benim için yemek yemek, su içmek, yürümek, uyumak kadar doğal bir durum; roman yazmak için yaratıldığımı anladığım andan şu ana kadar yazmaktan bir saniye bile geri durmadım ve biliyorum ki gerçek hayatı ya da kurgu bir zamanı yazmak benim için fark etmeyecek. Fark etmeyen durumlarda da üstünde çok düşündüğüm tek detay var, o da okuyucunun bu bölümleri sevip sevmeyeceği, edebi hayatıma bu bölümün layık olup olmadığı gerçeği var gerisi çorap söküğü gibi bir dokunuşuma bakar. Yazmaya yaratmaya aşık bir ruhun yaratmaktan çekineceği tek bir detay olmaz, kurgu ya da gerçek ayırt etmez, en azından kendim için bunu söyleyebilirim. Roman yazarken yorulmadığım gibi bir şeyler yazmadığım zamanlar yazmayı düşünmek beni daha çok yoruyor gerçekten. 

Romanınızda verdiğiniz mesajın özellikle vicdanı olan insanlar için geçerli olduğunu belirtiyorsunuz. Bu kısım bizi çok etkiledi. 

Vicdanı olmayan insan roman okumaz zaten. O yüzden etkilenmeniz çok doğal, vicdanı olanlardan olduğunuzu anlamak zor olmasa gerek. Şöyle düşünün bir kefaret romanı yazıyorsunuz ve arsız, pervasız, vicdansız insanların bunu anlamasını bekliyorsunuz. Bu hiç gerçekçi bir yaklaşım değil, her ne kadar ruhla yaşayan ruhla yazan ruhla nefes alan bir insan olsak da gerçekler her vakit tokat gibi yüzümüze çarpar. 

Edebiyat dışında, sanatın hangi kısmına daha yakın hissediyorsunuz kendinizi?

Sanatçı olarak yazı sanatından başka hangisine yakın olduğumu soruyorsanız sanırım sadece yazmak, yazmak dışında elimden gelen bir şey yok fakat sevmek, yakın olmak, ilgilenmek anlamında soruyorsanız elbette müziği çok severim, sıkı bir Neşet Ertaş aşığıyım, sinema eğitimi aldığım için iyi yönetmenler takip eder zaman zaman festivallere giderim, giderdim demek daha doğru sanırım, tablo, birinci basım kitaplar, tiyatro çok sevdiğim alanlar. Yazmak dışında bu detaylar var hayatımda. 

“Zamanı Tanrı Yaşar”ın fon müziği sizce hangi şarkı olurdu?

Nazan Öncel’den bir iki şarkı olurdu sanırım. Ama bu esere gidecek en güzel fon müziği ‘Göç’ şarkısı olurdu diye düşünüyorum. Romanı yazarken en çok dinlediğim sanatçıların başında gelir kendileri. 

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir