Oscar adayı Dört Kız Kardeş ve Derisini Satan Adam filmleriyle tanınan yönetmen Kaouther Ben Hania, Hind Rajab’ın Sesi (The Voice of Hind Rajab) ile Filistin’de yıllardır süregelen şiddeti bu kez tek bir çocuğun hikayesi üzerinden ele alıyor. Yapımcı kadrosunda Joaquin Phoenix ve Brad Pitt gibi isimlerin yer aldığı film, prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde uzun süre ayakta alkışlanarak dikkat çekti. Gerçek ses kayıtlarını dramatik bir yapı içinde kullanan film, görsel yoğunluk yerine tanıklık duygusunu merkeze alan anlatımıyla uluslararası sinema çevrelerinde güçlü bir etki yarattı.

Filmin çıkış noktası, Gazze’de yaşanan ve uluslararası kamuoyuna yansıyan gerçek bir olay. Ailesiyle birlikte bulundukları araç saldırıya uğradıktan sonra hayatta kalan tek kişi olan küçük Hind Rajab’ın yardım çağrıları, filmde anlatının merkezini oluşturuyor. Olay, bireysel bir trajedinin ötesinde, insani yardım mekanizmalarının savaş koşullarında nasıl işlediğini — ya da işlemediğini — görünür kılıyor.
Film, bu hikâyeyi Hind Rajab’ın gerçek ses kayıtları üzerinden anlatıyor. Yönetmenin en radikal ve aynı zamanda en etkili tercihi de bu. Bu kayıtlar herhangi bir dramatik müdahaleye uğramaz; müzikle yönlendirilmez, görselle desteklenmez. Küçük bir çocuğun sesi, filmin temel anlatı unsuru hâline geliyor. Bu yalınlık, izleyiciyi edilgen bir konumdan çıkararak doğrudan tanıklığa zorluyor.

Anlatının önemli bir bölümü, Kızılay çalışanlarının kurtarma sürecindeki çabalarına odaklanması. Ofis içinde yürütülen koordinasyon, yapılan telefon görüşmeleri ve güvenli bir kurtarma hattı oluşturma girişimleri detaylı biçimde aktarılıyor. Film, bu noktada bireysel özveri ile bürokratik ve askerî sistemler arasındaki gerilimi açık biçimde ortaya koyuyor. Film boyunca yardım çalışanlarının iyi niyeti ve çabası, karar mekanizmalarının yavaşlığı ve sınırlamaları karşısında giderek etkisizleştiğini izliyoruz.
Filmin en çarpıcı anlarından biri, saatler süren bekleyişin ardından güvenli hattın oluşturulduğunun bildirilmesine rağmen, kurtarma ekibinin İsrail ordusu tarafından hedef alınması. Yönetmen bu bilgiyi dramatize etmiyor; ne görüntü ne de sesle olayı büyütmeye çalışıyor. Ancak tam da bu mesafe, anlatılanın ağırlığını artırıyor. Film, küresel düzenin ve savaş hukukunun pratikte nasıl işlediğine dair sert ama sessiz bir tablo çiziyor.
Dikkat çekici bir diğer unsur, filmin hiçbir savaş görüntüsü içermemesi. Savaşın görüntülerini sunmak yerine, gerçek ses kayıtları aracılığıyla yaşananlar tüm ağırlığıyla hissediliyor. Geciken bir kararın ve ulaşılamayan bir yardımın sonuçlarını dinlemeye zorluyor, izleyici, duyduklarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor.
Final bölümünde ise film, dinlediğimiz anlatıyı somut bir gerçekle tamamlıyor. Kurtarma ekibinin ve Hind Rajab’ın bulunduğu aracın yerinin gerçek görüntüleri gösteriliyor. Bu sahne, film boyunca kurulan mesafeyi ortadan kaldırıyor ve anlatıyı kaçınılmaz bir sonla yüzleştiriyor. Duyulanların ve yaşananların artık inkar edilemez bir karşılığı olduğunu görüyoruz..
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






