Yurt içi ve yurt dışındaki sergileriyle büyük başarılar elde eden, kendine özgü üslubuyla sanatseverlerde derin bir iz bırakan Türk ressam Ayşe Betil, “Senden Sonra” adlı kitabını okuyucularla paylaştı. Sanat dünyasında fark yaratan bakış açısıyla kendine özel bir yer edinen Betil, ilk kitabı “Senden Sonra” ile okurları anında etkisi altına alıyor. Ayşe Betil ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide; sanatı, yaratım süreci ve daha pek çok konuda keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Ayşe Hanım, sanatla çok iç içe bir çocukluk geçirdiğinizi biliyoruz. Neydi size bu zemini hazırlayan ana etken?
İçe dönük bir yapımın olması, hayal kurmayı sevmem, çizime ve yazmaya olan merakım, yeni şeyler öğrenme ve deneyimleme arzum, insana dair her şeyi gözlemlemekten aldığım keyif, sanıyorum sanata olan ilgimin zeminini hazırladı.
Sanatı ve edebiyatı iki ayrı oldu olarak çok güzel tarif ediyorsunuz? Nedir ortak yönleri ve birbirinden ayrışan keskin çizgileri sizce?
İkisinin de birer ifade biçimi olduğunu düşünüyorum. Edebiyat sözel bir ifade şekliyken resimde çizgiler ve renkler kullanıyorum. Bence, aralarındaki en bariz fark bu. Bunlar dışında benim açımdan ikisi arasında büyük farklar yok. Küçük yaşlarımdan beri ikisini de kendime yakın bulur ve çok severim.
Eserlerinizi üretme sürecinde bir takım krizler yaşanıyor muhakkak. Bu krizler, eserlerinizin şekillenmesinde nasıl bir rol oynuyor? Siz bu dönemi nasıl yönetebiliyorsunuz?
Yaptığım her resimde mutlaka kriz yaşarım. Başında, sonunda ya da ortasında, hiç fark etmez, her defasında işlerin istediğim gibi gitmediği duygusuna kapılırım. Ne var ki insan kendini tanıdıktan sonra bu kriz anlarını daha kolay yönetmeyi öğreniyor. Bazen akışa bırakmak ortaya, düşündüğümden daha iyi bir şey çıkmasını sağlayabiliyor. Biraz ara veriyorum resim yapmaya, sonra tekrar başlıyorum. Yazarken, neden bilmiyorum, pek kriz yaşadığımı hatırlamıyorum.
Buna “doğum sancısı” da diyebilir miyiz bu durumda?
Neden olmasın? Ortaya koyduğumuz her şeyin hazırlık aşaması, hayatımızda aldığımız her karar, başlamaya hazırlandığımız her yeni şey… Bunların hepsi sancılı süreçler.
“Senden Sonra” kitabınızda yer alan öyküler ve çizimler bizi çok etkiledi. Sizin için öykü mü çizim mi daha önce gelir?
Kronolojik olarak bakarsam önce çizmek gelir çünkü yazı yazmayı bilmeden önce de çiziyordum. Ama sonrasında, yazmayı öğrendiğimde, her ikisini de çok severek yaptım. Yaptıklarımı profesyonel bir alana taşıyacağımı düşünmezken de daima çizer ve yazardım. Dolayısıyla ikisinin de yeri farklı, birini öncelemem pek mümkün değil.

Kitabınızda, “bir duyguda bütünleşmek” ifadesine yer veriyorsunuz. Resimler ve öyküleriniz üzerinden izleyici ve okuyucuyla kurduğunuz bu duygusal bağı nasıl tanımlarsınız?
Tanımlayamam çünkü bunu tanımlamak çok zor benim için. Çok soyut bir yer orası. Kelimelerle ifade edilemeyecek ancak hissedilebilecek bir yer…
“Senden Sonra” kitabınızda, insan ilişkilerini ve içsel dünyayı sorgulamanın önemli olduğunu belirttiniz. Zor bir sorgulama değil mi?
Elbette zor, hem de çok zor. Öncelikle kendi için böyle bir sorgulamayı talep ediyor ve sonuçlarını göze alıyor olması lazım. Bunun için de belirli bir ruhsal olgunluk gerekiyor. Olayları ve durumları mümkün, en doğru şekilde değerlendirebilmek için kişi kendisine dürüst olmalı. Sonrasında kendine doğru soruları sormalı. Doğru soruları sorabilmesi için de akıl, mantık ve muhakeme devreye giriyor. Doğru soru sormayı önemsiyorum çünkü doğru soru, doğru cevap vermeye zorlar insani. Tabii, doğru cevaplar çoğunlukla, ilk anda kişiyi mutsuz edebilir. Yazar Romain Gary’nin şahane bir sözü vardır: “İnsan her şeyi anladığında mutlaka ağır bir sinir krizi geçirir. Çünkü bilinçlilik bunu gerektirir.” der. Bu krizlere de tahammül edebilmek gerekir. İnsan annesinden bir kere doğar ama yaşamı boyunca kendini birçok kez doğurur ve her doğum sancılıdır. Ne var ki bu sorgulamaların olması gerektiğini, insanın kendine karşı en büyük sorumluluğunun bu olduğunu düşünüyorum, tüm bedellerine rağmen…
Uluslararası alanda Türk sanatını temsil eden isimlerden birisiniz. Bu kitap ve diğer eserlerinizle bu temsilin bir parçası olmak nasıl bir his? Ve ek olarak, mesuliyetini nasıl tarif edersiniz?
Türk sanatını temsil edebiliyorsam, bu beni elbette mutlu eder. Yaptığım her şeyde ve her davranışımda önce kendime karşı mesuliyetimi gözetirim. Vicdan muhasebemi yaparım. Şayet vicdanım da aklım da aynı çizgideyse yoluma devam ederim. Şimdiye dek böyle yaşadım ve bu yüzden, hayatımda edindiğim rolleri fazladan birer sorumluluk olarak görmedim. Bu konuda da aynı şekilde hissediyorum.
Kitabınızda yer alan şiirlerin de öykülerle bağlantılı olduğunu belirtiyorsunuz. Şiir ve öykü arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Bu ikisini bir arada kullanmanın sizin için özel bir anlamı var mı?
Şiir çok severim ve şiir yazmanın çok zor olduğunu biliyorum. Yazdıklarımın şiir olduğunu düşünmüyorum. Diğer öykülerimdeki gibi, hayattan bir kesiti anlatıyor onlar, sadece biçim olarak düzyazıdan farklılar. Dolayısıyla ben onlara şiir değil, öykü-şiir demeyi daha uygun buluyorum. Öykünün daha sadeleştirilmiş hali, diyebilirim belki. Bazı hikâyeler zihnimde uzunca bir öykü olarak tasarlanırken bazısı öykü-şiir diye nitelendirdiğim şekilde tasarlanıyor. Ben de zihnimdeki tasarıma sadık kalıyorum.
İlk yorum yapan siz olun