
Geleneksel motifleri geçmişin sabit imgeleri olarak değil, sürekli dönüşen ve yeniden anlam üreten yapılar olarak ele alan Zeynep Çilek Çimen, üretim pratiğini tekrar, yüzey ve mekân ilişkisi üzerinden kuruyor. İstanbul’un kültürel ve coğrafi geçiş hâli, Doğu ile Batı, geleneksel ile çağdaş gibi karşıtlıkların birbirini dönüştürdüğü bir zemin sunuyor; uluslararası sergiler ve rezidanslar ise motiflerini sabit kimlik göstergeleri olmaktan çıkarıp ortak bir kültürel belleğin dolaşımdaki formlarına dönüştürüyor. Çimen’in üretimi, kişisel deneyim ile kavramsal yaklaşımı dengelerken izleyiciye açık bir algı alanı bırakıyor ve geçmişle bugün arasında yaşayan bir sanat deneyimi sunuyor.
Zeynep Çilek Çimen ile üretim pratiğinin zaman içinde nasıl derinleştiğini, tekrar kavramının düşünsel karşılığını ve uluslararası deneyimlerin çalışmalarına nasıl yansıdığını konuştuk.
Söyleşi: Gülşen Işık
Üretim sürecinize bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi bugünkü ifade dilinize yaklaştıran belirleyici bir dönem ya da dönüşümden söz edebilir misiniz? Bu süreç çalışmalarınıza nasıl yansıdı?
Üretim sürecimde tekil bir kırılma anından çok, zaman içinde netleşen bir düşünme biçiminden söz edebilirim. Dünyayı ve varoluşu çoğunlukla zıt kavramlar üzerinden anlamlandırdığımızı fark etmek, beni bugünkü ifade dilime yaklaştıran en belirleyici eşikti. Varlık–yokluk, geçmiş–gelecek, geleneksel–çağdaş gibi ikilikler, işlerimde bir çatışma alanı değil, birbirini tamamlayan, birlikte anlam üreten yapılar hâline geldi. Yaşadığım coğrafyanın Asya ve Avrupa kıtalarının bir arada olduğu bir yer olması da bunu tamamlıyor.
Bu yaklaşım, üretimime biçimsel bir yön vermekten çok, düşüncenin kendisini taşıyan bir zemin sundu. Mat ve parlak yüzeyleri, yumuşak ve sert etkileri, doluluk ve boşluk ilişkilerini birlikte kullanıyorum. Zamanla fark ettim ki, işlerim büyük kopuşlarla değil, aynı hattın içinde derinleşerek, bu karşıtlıkları yeniden ve yeniden kurarak ilerliyor.
Çalışmalarınızda tekrar, desen ve yüzey ilişkisi önemli bir yer tutuyor. Tekrar sizin için nasıl bir düşünme ya da üretim alanına dönüşüyor?
Tekrar benim için mekanik bir çoğaltma değil, zamanla kurulan bilinçli bir düşünme alanı. Aynı motife ya da forma dönmek, hiçbir zaman aynısını üretmek anlamına gelmiyor. Aksine, her tekrar, formun başka bir zaman ve başka bir algı eşiği içinden yeniden ele alınması demek.
Bu nedenle tekrar, işlerimde yüzeyi dolduran biçimsel bir strateji olmaktan çok, alegorik bir düşünme alanına dönüşüyor; hafıza gibi katmanlanan, zamanla yoğunlaşan bir yapı kuruyor. Desen ve yüzey, bu katmanlaşmanın görünür hâle geldiği alanlar olarak çalışırken, aynı formun her geri dönüşü sabitlenmek yerine anlamı genişletiyor, ritmi derinleştiriyor ve düşünceyi başka bir eşiğe taşıyor.
Anadolu ve geleneksel motiflerle kurduğunuz bağ dikkat çekiyor. Bu görsel mirası çağdaş bir dil içinde ele alırken geçmişle bugün arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Gelenekle kurduğum ilişki nostaljik değil, hareketli ve yaşayan bir ilişki. Geleneği geçmişte donmuş bir referans olarak değil, hâlâ dönüşen ve bugüne sızabilen bir bilgi alanı olarak görüyorum. Bu nedenle motifleri olduğu gibi aktarmak yerine, onları bugünün yüzey dili, mekânsal kurgusu ve ritmi içinde yeniden düşünmeyi tercih ediyorum.
Bu yaklaşım, geçmişle bugün arasında bir denge kurmaktan çok, bu iki zaman katmanının aynı anda var olabileceği bir alan açıyor. Motif, tarihsel bir alıntı olmaktan çıkıp çağdaş düşüncenin aktif bir parçası hâline geliyor.
İşlerinizde kişisel deneyimlerle kavramsal yaklaşımın birlikte ilerlediği görülüyor. Üretim sürecinde bu iki alan nasıl bir araya geliyor?
Kişisel deneyim benim işlerimde doğrudan anlatı olarak yer almıyor, daha çok düşünsel bir zemin oluşturuyor. İstanbul merkezli bir yaşam sürmek, Doğu ile Batı’nın, gelenek ile çağdaşın, geçmiş ile geleceğin iç içe geçtiği bir coğrafyada düşünmek demek. Bu çok katmanlı deneyim, üretimimdeki kavramsal yapıyı doğrudan besliyor.
Kişisel olan, bireysel bir hikâye olarak kapanmıyor; izleyicinin kendi deneyimiyle temas edebileceği açık bir düşünme alanına dönüşüyor. Bu dengeyi kurarken, kişisel olanı geri çekip kavramsal alanı genişletmeye özen gösteriyorum.
Bugünün uluslararası çağdaş sanat ortamı içinde üretiminizi nerede konumlandırıyorsunuz? Çalışmalarınızı besleyen temel meseleler neler?
Üretimimi belirli bir coğrafyanın temsili üzerinden değil, geçişler ve katmanlar üzerinden konumlandırıyorum. Aldığım eğitimin hem geleneksel hem çağdaş bir zemin üzerine kurulu olması ve geleneksel motif repertuvarına olan aşinalığım, bu ikili yapıyı doğal olarak üretimimin merkezine yerleştirdi.
Beni besleyen temel mesele, bir formun ya da motifin köklerini koruyarak bugünün algısı içinde yeni bir düşünme alanı açıp açamayacağı. İşlerimin farklı coğrafyalarda karşılık bulması, bu sorunun hâlâ üretken ve güncel olduğunu gösteriyor.
Arte Laguna Prize deneyimi sizin için nasıl bir dönüm noktası oldu? Bu sürecin üretiminize ve uluslararası sanat ortamıyla kurduğunuz ilişkiye nasıl yansıdığını anlatır mısınız? Sizce bu tür platformlar Türkiye’den sanatçılar açısından ne ifade ediyor?

Arte Laguna Prize süreci benim için tek seferlik bir katılım değil, zaman içinde gelişen bir ilişki oldu. Yarışmanın 20. yılına özel Shanghai Edition’da Yuvarlak Münhani serisiyle seçilmek, işlerimin farklı bir coğrafyada da karşılık bulabildiğini görmek açısından önemliydi.
Ardından Arte Laguna Prize tarafından elçi olarak görevlendirilmem, bu deneyimi kolektif bir sorumluluk alanına dönüştürdü. Bu tür platformlar, Türkiye’den sanatçılar için yalnızca görünürlük değil, uluslararası dolaşıma dâhil olabilecekleri somut kanallar açması açısından da çok değerli.
Tenuta Rasocolmo’daki sanatçı rezidansı, sanatsal pratiğinizde yeni yönler açtı mı?

Bu soruya, Tenuta Rasocolmo’nun küratörü sevgili Maria Teresa’nın daha önce işlerim hakkında kaleme aldığı bir değerlendirmeden yola çıkarak cevap vermek isterim. Onun bakışı, sanatsal pratiğimin özünü büyük bir isabetle yakalıyor.
Maria Teresa, üretimimdeki temel meselenin ayırmak, sınıflandırmak ya da temsil etmekten ziyade; ilişkiler kurmak, süreklilikler örmek ve farklı kültürel katmanlar arasında bağlar açmak olduğunu vurguluyor. Akdeniz’i, antik ile çağdaşın, farklı sembollerin ve görsel dillerin hiyerarşi kurulmadan bir arada var olabildiği bir eşik olarak ele alışı, benim motiflerle kurduğum yaklaşımla doğrudan örtüşüyor.
Ben de motifleri sabit bir kimliğin taşıyıcıları olarak değil; farklı bağlamlarda, zamanlarda ve coğrafyalarda yeniden ortaya çıkan ve dönüşen formlar olarak, ortak bir kültürel bellek içinde düşünüyorum. Bu anlamda Hatai, geleneksel bir Anadolu motifini dekoratif bir düzlemden çıkararak ışığa, rüzgâra ve zamana açık, yaşayan bir yapıya dönüştürüyor.
Bu çalışma, kavramsal düzeyde gölgeyle doğrudan bir ilişki kurar; gölge burada yalnızca görsel bir olgu olarak değil, bir geçiş ve eşik mekânı olarak ele alınır. Işık ile karanlık arasındaki ilişki üzerinden eser, izleyiciyi koruma, muhafaza ve geçicilik kavramları üzerine düşünmeye davet eder; neyin gözetildiği, korunduğu ya da yalnızca geçip gitmesine izin verildiği üzerine sorular sorar. Gölge, bu bağlamda bir düşünme aygıtına dönüşür: varlık ile yokluk, kalıcılık ile geçiş arasında askıda kalan bir alan açar.
Bu nedenle çalışma, kapalı bir anlatı sunmaz; aksine zamanın aktığı, biriktiği ve çözüldüğü bir algı alanı önerir. İzleyiciyi durmaya, gözlemlemeye ve deneyimi ve dolayısıyla içinde yaşanılan mekânın geçici doğası üzerine düşünmeye çağırır.
Maria Teresa’nın küratörlüğünde Tenuta Rasocolmo’da yürütülen proje kapsamında ve hâlihazırda rezidansta bulunan bir Türk sanatçı olarak, bu işin ek bir anlam katmanı kazandığını hissediyorum: bir kimlik beyanı olarak değil, bir bağ kurma jesti olarak. Hatai, böylece geçicilik ile sürekliliğin bir arada var olduğu bir eşik, bir geçiş alanı hâline geliyor; Akdeniz’in kendisini bir geçiş, alışveriş ve dönüşüm mekânı olarak yansıtan bir yapı kuruyor.
Bu nedenle Tenuta Rasocolmo deneyimi, benim için radikal bir yön değişikliğinden çok, zaten var olan düşünsel hattımı daha okunur, daha derin ve daha bilinçli hâle getiren bir süreç oldu.
İşlerinizin farklı ülkelerde sergilenmesi, çalışmalarınızın izleyici tarafından algılanışını değiştirdi mi? Uluslararası geri dönüşler üretiminize nasıl yansıyor?
Motiflerimin farklı coğrafyalarda tanıdık bulunması, izleyiciyle hızlı bir bağ kurulmasını sağlıyor. Müzede veya camide, sinagogda ya da kilisede karşılaşılabilecek ortak formlar üzerinden okunan işler, özellikle sanat profesyonelleri ve sanat tarihçileri için güçlü bir kültürel bellek alanı açıyor.
Uluslararası geri dönüşler, doğru bir hat üzerinde ilerlediğimi hissettiriyor, köklerime olan bağlılığımı güçlendiriyor ve dengeyi koruyarak daha sağlam ilerlememi sağlıyor.



Bugün yeniden baktığınızda sizi hâlâ düşündüren ya da farklı bir gözle ele almak istediğiniz bir çalışmanız var mı?
Özellikle vav formu üzerine yeniden düşünmek istiyorum. Hem kadını hem de sevgiyi temsil eden bu form, hâlâ kapanmamış bir alan. Seriye yeniden dönmek istiyorum; ama zamana yayarak, yeniden okuyarak. İşler hiçbir zaman tamamen bitmiyor, izleyiciyle yaşamaya başlıyorlar ama bazı formlar düşünsel olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Önümüzdeki dönemde üretiminizi hangi projeler ya da işbirlikleri üzerinden geliştirmeyi planlıyorsunuz?
Önümüzdeki dönemde üretimim yoğun ama ölçülü ve zamana yayılan bir süreçte ilerliyor. Mayıs ayında İtalya’da, Noto kentinde, bir müzede gerçekleşecek solo sergi ve heykel bahçesine bir enstalasyon üzerinde çalışıyorum. Paralel olarak Zahir Countryhouse’da daha özel bir sunum gerçekleşecek; detaylar sergi sırasında paylaşılacak.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





