Henüz 23 yaşında ilk uzun metrajı KIYIDA’yı çeken Büşra Bilginer, dört kız kardeşin hikâyesini, büyüdüğü sahil kasabasının atmosferiyle iç içe geçirerek anlatıyor. Aile içi dinamikleri yalın bir dil ve güçlü dramatik tonla işleyen film, 2 Ağustos’ta MUBI’de gösterime girdi. Biz de KIYIDA’nın yaratım sürecini, Bilginer’in yönetmenlik yaklaşımını ve genç yaşta böyle bir çıkış yapmanın anlamını konuşmak için bir araya geldik.
“Kıyıda” şimdi Mubi’de gösterimde. Neler hissediyorsunuz?
Kıyıda, benim 19 yaşında yazdığım bir hikâyeydi. 22 yaşında senaryosu ve çekim hazırlıkları başladı. Birçok zorluk atlattı ve bugün insanlara ulaşabiliyor olması büyük bir heyecan. Ama bir tarafım çekinmiyor ya da endişelenmiyor diyemem elbette.

Henüz 23 yaşında ilk uzun metraj filminizi çekmiş olmak büyük bir başarı ve cesaret. Bu süreci nasıl tanımlarsınız?
Ben küçük yaşlardan beri hayal kurma konusunu ciddiye alan biriydim. Hayaller kurar, planlar yapar, hedefler oluştururdum. Kıyıda, yirmili yaşlarımın başı için en büyük hayaldi. Ve hayalime inanan ailem ve arkadaşlarımın varlığıyla bu mümkün oldu. Onunla o kadar sınandım, o kadar çok şey öğrendim ki… Başta hiçbir şeyin hayal ettiğimiz gibi olamayacağını tabii ki… Ama süreç içindeki tüm hayal kırıklıklarına ve yaşanan zorluklara baktığımda, yine de “İyi ki denemişiz.” diyorum. Tüm bunları hayal kurarken öğrenmek mümkün olmuyor çünkü.
Antalya’da büyümüş olmanızın, filmin atmosferine yansıyan estetik seçimlerde nasıl bir rolü oldu? Filmde sahil kasabası yalnızca bir arka plan değil, adeta bir karakter gibi.
Antalya, özellikle de Side, hikâyenin atmosferine çok uygun estetik mekânlara sahipti ve hikâyeyi yazarken hep o mekânları hayal ederek yazmıştım. Büyüdüğüm yerlerin bir parçası olduğu bir hikâyeyi anlatmak da istiyordum. Birçok insanın memleketiyle ilişkisi gibi benimki de oldukça dalgalı bir ilişki aslında. Antalya’da olmak, oradan gitmek ya da dönmek konusunda kendimi bazen Yasemin, bazen Defne, bazen Nilüfer gibi görüyorum. Ondan kaçıyorum ve sonra kavuşmak için gün sayıyorum. Hemen her sahnede, set arasında ekibe o mekânlardaki anılarımı anlatırken buldum kendimi. Bağımsız bir film yapmaya çalışan bir gençseniz, tanıdığınız insanlarla tanıdığınız bir yerde olmanın avantajları da oldukça büyük tabii ki.
“Kıyıda”, bastırılmış duyguların açığa çıktığı bir yas sürecini merkeze alıyor. Bu tema sizin için neden önemliydi?
Kıyıda için işlemek istediğimiz birkaç konu vardı. Farklı kadınların aynı zorlukla farklı mücadeleler vermelerini ve birbirlerine hak veremedikleri zamanları anlatmak istiyordum. Birini kaybetmeye üzülmekten çok, kaybetmeyi ve acısını da çekemiyor olmayı anlatmak istiyordum. Kopan ilişkilerden sonra, yine de arada kalan bağları gördüğümüz anları anlatmak istiyordum. Filmde de bunları denedik.

Dört kardeşin her biri farklı bir kadınlık hali taşıyor. Bu karakterleri oluştururken nasıl bir yol izlediniz?
Karakterler doğrudan beni ya da çevremdeki insanları yansıtmıyorlar aslında ama hepsinde çevremdeki kadınlardan izler var. Hayatımın bazı dönemlerinde birine daha yakın hissederken, bazen bir diğerine hak veriyorum. Ama bence her kadın, içinde diğerinden bir parça barındırıyor.
Nilipek’in şarkısı “Biz Bize Yeteriz” önemli bir sahnede karşımıza çıkıyor. Şarkı seçim süreci nasıl gelişti?
Şarkıyı hep severdim ve senaryoyu yazarken finalde çaldığını hayal ederdim. Çok mutlu oldukları ya da her şey çözüldüğü için değil ama orada bir umut olduğu için… İlk filmim olduğu ve henüz öğrenci olduğumuz için, tıpkı oyuncularımızla olduğu gibi beklentiye girmekten imtina ederek sevgili Nilipek’e yazdım. Ne mutlu ki hepsi hikâyenin bir parçası olmak istediler.
Bu film size bu yolculukta neler öğretti? Şevk mi verdi, yoksa gözünüzü korkuttu mu? Nasıl bir tecrübeydi?
Film sürecinde hemen hemen her duyguyu tattım sanırım. İçinde yaşadığımız dönemde kadın olmak, genç olmak, sanatçı olmak, iş yapmak zor. Ve tüm bunlar için mücadele eden biri olarak elbette süreçte hayal kırıklığına uğradığım, tatmin olmadığım ya da mahcup hissettiğim anlar oldu. Ama gurur duyduğum ve heyecandan yerimde duramadığım anlar da oldu. Danışman hocam rahmetli Osman Sınav’dı ve filmle ilgili tartışırken, “Artık çocuğun büyümüş gibi düşün ve ona sarıl.” demişti. “Her şeyi istediğin gibi olmadıysa da o senin ve onu seviyorsun. Şimdi bazı insanlar onu dövecekler, o yüzden sen kabul edip sarılmalısın.” Ben de öyle yapmaya çalışıyorum.

Filmin festival yolculuğu ve oyuncularınızdan Deniz Altan’ın filmdeki rolüyle aldığı ödül size nasıl bir motivasyon sağladı? Nasıl geri dönüşler aldınız?
Altın Koza bizim için müthiş bir tecrübeydi. Her şey çok yeniydi. Post prodüksiyon bittiği hafta, başvurular için son haftaydı ve bir anda başvuru yapmıştım. Beklentiye girmekten imtina ettiğim bir başka konu da festivallerdi çünkü ilk filmim, öğrenciyim ve kısıtlı imkânlarla yola çıkmışız… Ama oldu ve Deniz ödül alırken kendimi ağlamamaya çalışırken buldum. İyi ve kötü birçok geri dönüş aldık ama benim için hepsi hediye gibiydi. Çünkü ilk defa hikâyeyi benden, hayal ettiğim şekliyle dinlemeyen insanlar filmi izliyorlardı.
İlk filminizle spot ışığı üstünüzde görünüyor. Bundan sonraki işleriniz için nasıl bir yol haritanız olacak?
Kıyıda’nın bana öğrettiği en büyük derslerden biri, her şeyin planladığım gibi gidemeyeceği. Yine de hayal kuruyor, yazıyorum ve gerçekleştirmeye çalışacağım. Ancak artık ilk film sürecinin bana kattıklarıyla daha sağlam adımlar attığım ve daha cesur davranabildiğim projeler hayal ediyorum.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






