Erdal Duman ile söyleşimizde; şiddetin kamuflajından post-truth kavramına, özne–nesne ilişkisinden oyuncak ile tehdit arasındaki gerilime uzanan üretim pratiğini konuştuk.

Gündelik nesnelerle çalışmanız, büyük ve ağır politik meseleleri neredeyse “elde tutulur” hâle getiriyor. İzleyicide nasıl bir karşılık buluyor bu durum?
Genelde nesnelerden çok gündelik ve olağanlaşmış kavramlarla ilgili işler üretiyorum. Bunu yaparkende hikayeyi, konuyu taşıyabilecek bir nesne ya buluyorum ya da biçimlendirme yoluyla görünür kılıyorum. bir tankın, silahın, bombanın bilindik formunu kendi biçim dilimle inşa ederken diğer taraftan bir doğum günü pastasını Ortadoğu mimari çizgisinde topraktan, bazen kemik formlarının kalıplarını alarak renkli parlak nesnelere dönüştürerek örtük olan kavramı ortaya çıkarmaya çalışıyorum.
Ben bu işleri ortaya koyarken aslında görünmeme ihtimallerini de önemsiyorum. Çünkü söylemim bunun üzerine kurulu. Yani koca bir tankın gerçek anlamda kitleleri yok etmesi insanları ve kentleri parçalaması düşüncesi akıl alır değil. Yani bir tankın üretiminde ekonomik, teknolojik, sosyal, siyasal faktörlerin hepsini öyle bir ayarlıyorsunuz ki bunun sonucunda oluşan yıkımı görünmez hale dönüştürebiliyorsunuz. Bu araçların en başından itibaren cevherin topraktan çıkarılması, mühendislerin bilim insanlarının çabasıyla işlenmesi ve dev fabrikalarda büyük bir gelir getiren sektöre dönüşmesi diğer taraftan da kitlesel medya ve propagandalarla kamunun “rızası” alınarak aslında o tarafta da “rızanın imalatı” süreci kusursuz işlerken, artık koca bir tank çok bilindik sıradan sanki bir çamaşır makinesine dönüşüyor. metal çubuklarıyla yaptığım bu bomba uçak silah heykellerinde kavramı taşıyan biçimden çok boşluğun kendisi oluyor. Bakışlar nesnenin içinden geçerek arkada duran ağacı görebilir. Bu durumda nesneyi ve ona yapışık olan kavramı da ıskalıyorsun.
İşlerinizde şiddet, doğrudan temsil edilmek yerine biçim ve renk aracılığıyla dolaylı olarak dolaşıma giriyor. Bu dolaylılık, sizin için bir kaçınma mı, yoksa daha etkili bir yüzleştirme biçimi mi?
İşlerimde direkt anlatım yerine her zaman dolaylılığı tercih ediyorum. Bu bir fikrin duygunun yavaş yavaş tezahür etmesi gibi işlerimde de duygunun açığa çıkmasının zamana yayılmasını istiyorum. Bir de söylemim, şiddetin ve savaşın uygulanma biçimindeki kamuflajın kullanılması gibi gizli, dolayısıyla şiddet örtük ve dolaylı ilerlerken onu sezmek neredeyse imkansız. Biçimi bu şekilde kurgularken rengi de bu yaklaşımın tam tersi bir şekilde çığlık atar gibi yanan parlayan florasan parlak ve canlı boyaları kullandım. Bu florasan renkler sanki retina üzerinde bir süre kalacak kadar canlı, göz kapandığında dahi hala nesnenin biçimini görebiliyorsun. Ve artık görüntü retinada değil zihinde devam ediyor.

Post-truth kavramını, özne–nesne ilişkisi üzerinden düşünmeye başladığınızı söylüyorsunuz. Bu kırılma, pratiğinizde bir dil değişikliği midir?
Post-truth kavramı hakikat üzerinde etkili olan ve artık gerçekliğin pek önemli olmadığı olayların ve durumların kanıtlar ve yaşanmışlıklar değil duyguların, inanışların üzerinden yürüdüğü bir süreç. Hakikatın sündüğü ve maniplasyonlara uğradığı bu süreçte asıl mesele öznenin kendisinde yaşanıyor. Özne nesnesine yöneldiği her defasında hakikat dışı durumlarla karşılaştığında boşluğa savrulan varlıklara dönüşüyor. Burada nesne dediğim kimi zaman bilim, tarih kimi zaman toplumsal olaylar ve tabi ki her şeyi belirleyen politikanın kendisi. Bu anlamda baktığımda olay sadece şiddet ve savaş değil toplumsal tüm meseleler; bir ağacı korumak, hayvanı, çocuğu her türden yaşam biçimini inancı ifade özgürlüğünü savunmaya dönüşüyor. Burada kırılma dediğim şey aslında bir tür mücadele biçimine ve müdahaleye evriliyor. Burada özne kendi varlığına, özgürlüğüne her şeyden önce bu freni boşalmışçasına giden dünyaya sahip çıkmak adına müdahale etmek zorundadır ve bu anlamda elimizdeki araç sanatın kendisidir.
Üretimlerinizdeki “oyuncak” hissi, masumiyetle tehdit arasında rahatsız edici bir yerde duruyor. Bu gerilim, sizin için bilinçli olarak kontrol edilen bir alan mı, yoksa işlerin doğal sonucu mu?
Sanat pratiğine genel anlamda baktığımızda da sanatçılar kendi oyuncaklarını yaparken kendi oyun sahasını kuruyor gibi. Benim yaptığım işlerde hem renkleri hem de biçimleri yönünden gerçekten biraz oyuncak hissi var ki zaten küçükken oyuncak tabancası olmayan çocuk neredeyse yoktur. İşlerimdeki oyuncak hissi ile gerçekte yaşanılanlar arasındaki gerilim ise sisli bir alanda. Böyle bir hayatın getirdiği gerilimi şöyle tarif edebilirim. Geçmiş zaman, travmaları yüzünden geri dönülecek bir yer olma önemini çok önceleri yitirmişken gelecek zaman, hayalleri ve vadettiği umutsuzluğuyla gidilecek bir yer olmaktan çoktan çıkmıştı. Elimizde kalan şimdiki zaman ise biteviye alışkanlıkları ve yaşam biçimleri ile sunduğu distopik manzaralarda her defasında getirdiği mutsuzluk halleri. Bu bahsettiğim şu an insanlığın içinde bulunduğu genel durumu, gerilimi tarifliyor. Diğer taraftan bu süreci baştan itibaren kontrol etmediğimi söyleyebilirim ve bunu bir işimle anlatayım. Benim için kemiklerle karşılaşmam önemli bir andır. Bir doğa yürüyüşü esnasında rastladığım bu hayvan kemiği, belki form açısından estetik bulduğum belki de o an bilemediğim ama daha sonra bileceğim refleksle aldığım nesneydi. O an şu aklımdaydı; her halde şu durumda bir gazoz kapağı bile benim için ne kadar değerli
bir araç olacağı. Kemiği alıp atölyeye götürdüm kalıbını çıkarıp aynısından daha pürüzsüz, parlak ve haz veren, oyuncaklara dönüştürdüm. Sonrasında bir dostumun önerisi ile “Stanley Kubrick, 2001 uzay macerası” filmini izledim ve bilemediğim nedeni buldum. Filmde bir “maymun” aynı benim gibi kemikle karşılaşır. Onu alır çevirir inceler, dener ve bir şeyleri parçalayabildiğini görür. O anda karşı grubun liderinin de kafasını bununla parçalayabileceğini fark eder. Sahne gerçekleşir ve o an bu kemiğin onu iktidara taşıyacak güç olduğunu anlar. Büyük bir zaferle artık araca dönüşen kemiği havaya fırlatır. Film kemiğin havada dönerek bir uzay mekiğine dönüşmesiyle devam eder. Bana gelince, sanki o havadan düşen kemiği ben alıyorum ama bu kez tersine bir yolculuk yaşamışım. Bilmeden de olsa yerden bir kaleşnikofu, o dönem ürettiğim mühimmat serisinin çok daha eski bir atasını almışım. Benim için bu karşılaşma bir keşif değerindedir; hem kendime dair hem de benim üzerimden içgüdüsel olarak ulaştığım bir hissin varlığına dair.
Bu oyuncaklar, zamanda bir paralaks yaşayana kadar benim için yalnızca dekoratif nesnelerdi. Neredeyse kontrolümün dışında oluşmuşlardı. Şimdi ise bu heykeller, bir önceki seri olan silah ve mühimmat işlerimin primitif modelleri olarak karşıma çıkıyor. İşlerime konu olan şiddetin ve baskının örtük biçimde uygulanmasının temsili olan bu nesneler, şiddetin iktidar tarafından manipüle edilerek biçiminin dönüştürüldüğü araçlara dönüşüyor.
Bu şekliyle baskı nasıl gizli yaşanıyorsa, aracı olan silahlar da gizli ve ilkel. Ortada silah yoktur; dolayısıyla suç da yoktur.

Pi Artworks ile başlayan temsil süreci, üretimlerinizi ilk kez bu kadar geniş bir çerçevede bir araya getiriyor. Geriye dönüp baktığınızda, bugün artık mesafe koyduğunuz ya da yeniden düşünmek istediğiniz işleriniz var mı?
Yeni başlayan Pi Artworks temsiliyet süreciyle birlikte geriye bakma fırsatım oldu. Bu tür değişiklikler ister istemez bir “öncesi” ve “sonrası” ayrımını da beraberinde getiriyor. Daha önce açtığım sergilerde ve yaptığım işlerde aslında “hakikat sonrası” kavramı etrafında dolaştığımı fark ettim.
Dolayısıyla bugüne kadar elimde olan bu pratiklerle ve yeni ulaştığım bu teoriyle, geçmişte ürettiğim işleri yeniden ele almak gibi bir durum ortaya çıktı. Bu soru gerçekten ilginç, çünkü bu sürece kendiliğinden geldiğimi söyleyebilirim. Sanki bazı işlerimde yarım bıraktığım cümleleri tamamlamak için geriye dönüyorum.
Belki de tamamlanan bir şey yoktur; hep bir eksik kalacaktır. İşin heyecanlı kısmı da tam olarak budur.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





