İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Tat; Damağında Kalan Değil, Hafızada Yaşayan Bir Şeydir.”

Temaset Deneyim Stüdyosu kurucuları, Serdar Paktin ve Hakan Patır ile Tasty Cinema’yı, kokuların çağrıştırdığı anıları ve iz bırakma meselesini konuştuk.

Tasty Cinema nasıl bir deneyim sunuyor? Formatınız nedir?

Hakan Patır: İki versiyonumuz var. Biri, baştan sona tek bir film izleniyor, ama her sahneye özel bir gastronomik tasarımdan oluşan bir tadım menüsü ile birlikte . İzleyici o sahneyi izlerken ona özel hazırlanmış tatlar önüne geliyor. Film başladığında menü de başlıyor; film bittiğinde tatlıyla son buluyor.
Serdar Paktin : Diğer format ise kolaj. Bu festivalde deneyimlediğiniz gibi… Farklı filmlerden sahneler seçiyoruz. Her sahneyle eşleşen tat, koku ve doku seyirciye sunuluyor. Bu, daha interaktif bir yapı sağlıyor. Sohbet açılıyor, yorum paylaşılıyor. O yüzden eğitici ve çok katmanlı bir deneyim oluyor.

Dünkü etkinliğin önünde yoğunluk vardı. Neler yaşandı?

Hakan Patır: Üç film vardı: Otostopçunun Galaksi Rehberi (2005), Amélie (2001), ve Titanic (1997).
Serdar Paktin :İlkinde, yani Otostopçu’da, dünyanın sonu geldiğinde karakterlerin yaptığı şey bira içmekti. Biz de dedik ki: “Dünyanın sonu geldiyse yapılacak en iyi şeylerden biri bira içmek.” Filmdeki absürt mizahı, bira gibi herkesin hayatında yeri olan bir içecekle eşleştirdik.
Hakan Patır: Amélie‘de ise Fransa temasına yoğunlaştık. Özel bir Fransız birası kullandık. O biranın şişesi Eyfel Kulesi’nden ilhamla tasarlanmıştı ve şişenin rengi Fransız bayrağındaki mavi renkti. Biz de menüyü Fransız bayrağı renklerinde bir tartoletle tamamladık: kırmızı, mavi ve beyaz. Amélie’nin hayal gücüne yakışacak şekilde biraz oyunlu, biraz nostaljik.

Serdar Paktin :Titanic ise bambaşka bir okumayla geldi. Alt güvertedeki fakir yolcuların içtiği koyu renk bira ile üst güvertedeki ihtişam arasında keskin bir karşıtlık vardı. Biz bu sınıf farkını damakta hissettirmek istedik. *Stout tipi bir biranın kavruk, yoğun yapısını çikolatalı mousse ile birleştirdik. Aşkın iki sınıfı buluşturduğu o sahnede, tatlar da bir araya geldi. Kavruk malt ile bitter çikolatanın uyumu, Jack ve Rose’un aşkı gibi çarpıcıydı. Tat damakta kaldı, ama iz hafızada.

Stout Bira: koyu renkli ve yoğun aromalı bir bira türü.

Sahnelerde yemek yoksa ne yapıyorsunuz?

Hakan Patır : İşte orası bizim için en yaratıcı alan. Attila Marcel (2013) ’de örneğin, bir diş fırçalama sahnesi var. Kuşkonmaz çayı içen karakter halüsinasyon görmeye başlıyor. Biz seyirciye diş fırçasına benzeyen bir kuşkonmaz verdik. Üzerinde nane jölesi vardı; diş macunu gibi görünüyordu.
Serdar Paktin İnsanlar o sahnede o kuşkonmazı yediler. Tuhaf ama eğlenceli bir deneyimdi. Sahnenin absürtlüğü birebir yaşatıldı. Çünkü mesele aslında yemek değil, sahnedeki duyguyu anlamlı şekilde duyusal deneyime dönüştürmek. 

Secret Life of Walter Mitty (2013) örneğinde ne yaptınız?

Hakan Patır: Orada neredeyse hiç yeme-içme sahnesi yok. Ama filmin hikayesi baştan sona dönüşüm ve özgürleşme üzerine. Bir sahnede Mitty karakteri İzlanda fiyortlarından aşağı kaykayla kaydığı sahnede yüzüne okyanustan tatlı bir rüzgar esiyor. 

Serdar Paktin : O sahnede katılımcılara o rüzgarı hissettirmek için bir viski sunduk; kadeh deniz tuzlu çikolata ile rimlenmiş ve deniz tuzu kokusu yoğun olan bir viski. İşte bu okyanus rüzgârını burnuna taşıyan bir içki.
Bir başka örnek ise, annesinin verdiği limonlu kek Mitty’nin cebinde tüm yolculuk boyunca onunla birlikte gidiyor. Biz o keki izleyicilere etkinlik sonunda eve götürülmek üzere paketlenmiş olarak verdik. Evlerine doğru kendi yolculuklarına başlarken ellerinde o kekle gittiler. Kapanışı film gibi yapmış olduk.

* Bardağın ağız kısmının (kenarının) tuz, şeker, baharat gibi malzemelerle kaplanmasına rimleme denir.

Tüm bu deneyimler, kokular ve tatlar üzerinden hatırlanıyor diyorsunuz. Bu nasıl oluyor?

Serdar Paktin: Nörobilim bunu yıllar önce fark etti. Beyinde koku alma merkeziyle hafıza arasında fiziksel olarak çok kısa bir mesafe var. Bu da kokuların hatıraları çok güçlü şekilde tetiklemesini sağlıyor.
Hakan Patır :Bunu ilk fark edenlerden biri Marcel Proust’tur. Bir gün sokakta yürürken burnuna gelen bir kurabiye kokusu onu çocukluğuna götürür. Annesinin “Marcel!” diye seslendiği, kurabiye yaptığı o ana. Ve işte o koku sayesinde “Kayıp Zamanın İzinde” adlı ölümsüz romanını yazmaya başlar.
Serdar Paktin: Nörobilimciler bu anekdottan ilhamla araştırma yapar ve “Proust Etkisi”ni bilimsel olarak tanımlar. Bizim yaptığımız iş de bu etkiyi sinemaya ve diğer formatlarımızla başka alanlara taşımak aslında.

Yani mesele yemek sunmak değil, his tasarlamak…

Serdar Paktin: Aynen öyle. Biz menüleri birer taşıyıcı gibi görüyoruz. O sahnede geçen duyguyu koku, tat, dokuyla yaşatmak istiyoruz. Bazen bir çorba, bazen bir rüzgâr kokusu, bazen bir çikolata.
Hakan Patır : Ama mesele her zaman şu: İnsan hissettiklerini unutmaz. O yüzden biz katılımcılara didaktik tasarımlar değil, kendi yorumlarıyla dahil olabilecekleri duyusal uyaranlar sunuyoruz. Böylece sadece bir kapı aralıyoruz. İzleyici o kapıdan geçip kendi yolculuğuna çıkıyor. Biz katılımcıların farklı bir duyusal dünyaya ilk adımı atmalarına aracı oluyoruz.

Peki bundan sonrası? Tasty Cinema’yı nerelerde göreceğiz?

Serdar Paktin: Göçebeyiz. Her etkinlik ve deneyim farklı bir yerde ve çeşitli paydaşlarla düzenleniyor. Bizim için ambiyans, mekan ve ürünlerin konsept ile uyumu son derece önemli. Bizi Instagram’da @te.mas.et ve @tastycinema adreslerinden takip etmek yeterli. Bu hesaplardan duyuruları paylaşıyoruz.

Sinemayı Sadece İzlemeyin, Hissedin

Sinemaya yeni bir katman daha ekliyorlar: tat, koku ve doku.
Ama bu tat, sadece damakta kalmıyor. Hafızaya siniyor, duyguya dönüşüyor.
İşte bu yüzden Tasty Cinema bir etkinlik değil, bir iz bırakma biçimi. Etkinlikten çıkınca da bu etki devam ediyor; bir viski kokusunda, bir limonlu kekte, bir nane jölesinin hafızamızda bıraktığı izde yaşayıp gidiyor.

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×