ENTELEKTÜEL BİR DÜELLO
Klasik Müziğin Zirvesinden İki Önemli Simanın Yarım Asırlık Rekabetin Ardından Yaşadığı Hesaplaşmayı Tiyatro Seyircisiyle Buluşturan “Devlerin Savaşı” Oyununu Okan Bayülgen ve Nihal Usanmaz’la Masaya Yatırdık.
Söyleşi: Erdem Tatar

Klasik müziğin temsili, tiyatro sahnemizde nadiren rastladığımız bir hadisedir. Peter Danish’in kaleme aldığı “Devlerin Savaşı”, Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan’ın klasik müzik tarihine damga vuran rekabetinin yüzleşmesine ışık tutan bir eser. Başrollerini Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu’nun paylaştığı, yönetmenliğini Nihal Usanmaz’ın üstlendiği bu çarpıcı oyunun perde arkasına dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Dilerseniz ilk sözü oyunun yönetmeni Nihal Usanmaz’a vererek sohbetimize başlayalım. Bir yönetmen olarak kariyerlerinde rejisörlük deneyimi de olan iki önemli oyuncuyla çalışmak nasıldı?
Nihal Usanmaz: Bu bana sıkça yöneltilen bir soru. İki rejisör ve iki iyi oyuncuyla çalışmak her şeyden önce büyük şans. Tabii sahnede iki rejisör varken onlara alelade direktifler verilmiyor. Bir yönetmen olarak ne istediğinizden emin olmanız lazım. En büyük şansımız, üçümüz de metni okuduğumuzda aynı şeyi gördük ve hissettik. Seyirciden aldığımız dönüşlerde de bu fikir birliğinin karşı tarafa geçtiğini görüyoruz. Oyun sonrasında yaptığımız söyleşilerde aldığımız bir diğer ortak dönüş de “Gerçek bir tiyatro eseri izledim.” sözü ve ben bunu duymayı çok seviyorum. Quentin Tarantino bir röportajında “Ben kendi izlemek istediğim sinema filmlerini yapıyorum.” demişti; ben de metni okuduğumda şahsen izlemek istediğim ve sahnede görmeyi arzuladığım rejiyi yaptım.
Oyunun bizim ülkemizden önce de bir temsili mevcut yanlış bilmiyorsam.
Nihal Usanmaz: Evet, Devlerin Savaşı ilk kez Amerika’da, Alman bir rejisör tarafından uyarlandı. Kendisinin yorumu daha fantastik, sahnede garson karakterin bir anda Maria Callas’a dönüşüp aryalar söylediği, orkestra şeflerini iki kadın oyuncunun canlandırdığı bir versiyonla sahnelenmiş. Reji tiyatrosu olarak adlandırdığımız serbest bir uyarlama üslubu benimsenmiş. Metin böyle yorumlara açık olsa da ben çok berrak bir vizyonla bu iki sanatçının o gece, o barda karşılaştıkları anı sahneye taşımak istedim. Okan Bey ve Celal Kadri Bey de benle hemfikirdi.

Oyunu izledikten sonra aklımda beliren ilk imge oyunun tam manasıyla “klinik” bir rejisi olduğu yönündeydi. Büyük bir disiplinle çalışılmış, esnemeye pay bırakmayan, yekpare bir yönetim ve performanslar izledim.
Okan Bayülgen: Celal Kadri burada olsaydı buna bayılırdı çünkü o da bize hep bu örneği veriyor. “Biz aslında ameliyat yapmaya giren doktorlarız. Doktorlar kendi mesleklerinin ne kadar bilincindelerse bizim de öyle olmamız lazım.” çünkü Celal Kadri nefret eder insanların prova yapma niyetiyle bir araya toplanıp dedikodu yapmasından ve sonra dağılmalarından. Boşa vakit geçirilmesinden nefret ediyor. Süresi dört saati aşmamak koşuluyla, toplam yirmi dört provada oyunu çıkardık. Sanatçılar kimilerine laubali ya da harcıâlem tipler gibi görünür ancak sohbetlerinde belli bir entelektüel seviye vardır, memleketten, gündelik hayattan belli şikayetleri vardır; bunları dile getirir, şakalaşırlar. Bu sebeple kuru kuruya iş olmaz, bir şirket toplantısına benzemez tiyatrocuların toplantıları. Tabii bir yandan da sadede gelip oyuna odaklanmak gerekir ki Celal Kadri de o sebepten bu örneği veriyor, o sebeple bu sözünüzden çok mutlu olurdu.
Nihal Usanmaz: Metin adeta bir partisyon gibi yazılmış. Büyük duygusal patlamalar, sessizlikler, iki tarafın karşılıklı sarkastik şakaları ve buna eşlik edercesine birbirlerini tarttıkları anlar var. Bir an neşe içinde adeta vodvil havasında ilerlerken bambaşka bir şeye dönüşüyor ve tüm bunların sonunda oyuna nokta konan bir an var; kimse kimseyi öldürmüyor ya da bir yumruk sallamıyor, tiyatrodan beklenen dramatik eylemler yok bu metinde fakat bambaşka şeyler var. Sahne üstünde geçen süre boyunca konuşulanların tansiyonu ziyadesiyle iniş çıkışlı. Kullandığınız tabire katılıyorum hatta Celal Kadri Bey’in tabiriyle söyleyeyim, yeri geliyor “Burada %45 öfkeleneceksiniz, burası %75; şimdi burada öfke yok, başka bir duygu var.” süreç boyunca hem onları takip etmek hem de provaların birinde yakaldığım bir hareketi muhafaza edip oyuna katmak önceliğimdi.
Peki merak ettiğim bir başka husus da senelerdir birlikte çalışıyor olsanız da reji anlayışlarınız birbirine benziyor mu?
Okan Bayülgen: Hiç benzemiyor. Nihal ve ben farklı insanlarız. Ben kolektif çalışmaya çok alışığım, bunda televizyonculuk geçmişimin de rolü var elbet. Konservatuar yıllarımda da oyunculukla çok alakam yoktu hatta sınıf arkadaşlarım benden bir yönetmen çıkacak diye bekliyorlardı. Ben oyuncunun “dertleriyle” hiç ilgilenmiyorum. Oyuncunun “duygulanmasından” bana fenalık geldi! Bizdeki oyuncular çoğunlukla her şeyi duyguyla kotarabileceklerini sanıyorlar. Halbuki oyunculukta bu duygu meselesinin bir önemi yok. Durum var, durumun şartları var, durumun şartlarının insanlarda yarattığı aksiyonlar var. Duygusal aksiyon ya da fiziksel aksiyon. Nihal’in rejisindeyse oyuncuyu ikna ve iletişim kabiliyeti esastır.
Devlerin Savaşı size sunulan pek çok projeden biri. Sizi bunca yoğun tempo ve takviminize rağmen bu projeye ikna eden ne oldu?
Nihal Usanmaz: Devlerin Savaşı bize Mehmet Karaca’nın sahibi olduğu ONK Ajans çatısı altında faaliyet gösteren ONK Content tarafından getirildi. İlk etapta bu projeyi Dada Salon Kabarett’te sahnelenmek üzere bize teklif ettiler. Biz hem metni çok beğendik hem de entelektüel yapısı nedeniyle kabareye pek uygun olmayacağı konusunda fikir birliğine vardık. Okan Bey’e Leonard Bernstein rolünü teklif ettiler; Herbert von Karajan rolü için Mehmet Bey, Celal Kadri Kınoğlu’yla anlaşınca biz de ortak yapımcı olarak projeye dahil olduk. Celal Kadri Kınoğlu hem Okan Bey’in dönem arkadaşı ve çok sevdiği meslektaşı hem de benim Bursa Devlet Tiyatrosu’nda sahnede izleme şansına eriştiğim çok önemli bir isim. Okan Bey’in bir tabiri vardır; Celal Kadri Bey’in projeye katılmasıyla tılsımlı bir hikaye yakalamış olduk. Ardından metnin çevirisi için Sevin Okyay’la anlaşıldı ve müthiş bir çeviri metnine kavuştuk. Tüm parçalar böyle bir araya geldi ve yani oyun adeta sahnelenmesi gerektiğini ispatlarcasına herkesi bir araya topladı.

Bernstein’la aranızda paralellikler var. Özellikle de televizyon geçmişiniz ve televizyonculuğun getirdiği şöhretin işinize dair ilgiyi perçinlemesi hususunda bu paralellik meselesinden bahsedebiliriz. Sizin bu iki karaktere dair bakış açınızı merak ediyorum.
Okan Bayülgen: Bernstein’in yüzeyde kendini överken sürekli “Karajan… Karajan…” diye sayıklaması; Karajan’ın da “Bernstein olmazsa, olmaz.” şeklindeki yaklaşımı benim de perspektifime uyan bir paralellik sunuyor ortaya. Ben sanattaki Apollonik ve Diyonizyak çatışmasını çok severim. Apollon’dan gelen ölçülü, disiplinli, yüceltici ve kusursuza tutkun anlayış bir yanda; esrik, akışa bırakmaktan çekinmeyen, coşkulu, ufak tefek kazaları da esere katan Diyonizyak perspektif diğer yanda. İkisi zıt kutuplar gibi görünseler de bence birbirlerine ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla Karajan’ın Bernstein’a, Bernstein’ın da Karajan’a gereksinimi vardır. Tabii bu iki ucun tek bir bedende buluşması da doğal olarak mümkün değildir.
Oyunda izlediğimiz iki dev sanatçı yaşamlarının son demlerinde olsalar da birbirlerini iğnelemeyi sürdürüyorlar. Tüm bu çekişmenin içinde metinden seyirciye sızan iki tarafın öz eleştirileri de pekala oyunun önemli unsurlarından. Bu konu özelindeki fikirlerinizi merak ediyorum.
Nihal Usanmaz: Bu yarım asırlık bir yarış. Öyle bir yarış düşünün ki o tarihte Viyana’da karşılaştıklarında, Hotel Sacher’in kapılarında magazinler bekliyor. Bu iki usta ismin karşılaştıklarında muhakkak bir şeyler yaşanmasını bekliyorlar ve bu buluşma iki taraf için de gönüllü olmasalar da magazinsel bir duruma dönüşüyor. Tabii bu meselenin en güzel yanı, seneler süren mücadelenin nihayetinde iki ustanın karşılıklı olarak birbirlerine haklarını teslim etmesi. İki taraf da karşılıklı olarak yeteneklerinin farkında. Bir yerde Karajan “Haset duyuyorum, orkestra hiçbir zaman ona çaldığı gibi bana çalmayacak biliyorum.” diyor. Bernstein da aynı şekilde hiçbir zaman Karajan gibi olamayacağının bilincinde. Metni ilk okuduğumuzda içeriğin entelektüelliğinden az da olsa çekindiğimizi itiraf edeyim. Sonuçta müziğin en zirvesindeki iki dev sanatçının pek çok sanatçıya ya da esere atıfta bulunduğu bir metin bu. Kimin ilgisini çekip çekmeyeceğini kestirmek zordu. Sonrasında şunu fark ettim ki tıpkı bu iki usta gibi benim de şahsen yüzleşemediğim insanlar var. Gün gelir de o insanlarla yüzleşirsem, bu iki usta gibi soğukkanlı davranamayabilirim. Fakat bu iki adam bu tartışmayı öyle güzel yapıyor ki; bunlar altı dil bilen, kırk bin kelimelik haznelerle konuşabilen insanlar. Müthiş zekiler, son derece akıcılar ve bu tartışmayı mümkün olabilecek en seviyeli halde yapıyorlar. Bence seyircinin en çok haz aldığı şey, oyun süresince müthiş bir hiciv ve zekayla çatışan bu iki insanın kabiliyetlerine ve vasıflarına şahit olmak.
Devlerin Savaşı’nın yazarı Peter Danish ilk temsillerde size katıldı. Kendisiyle diyaloğunuz nasıldı ve her ne kadar dilimizi bilmese de oyuna dair görüşleri ne yöndeydi?
Nihal Usanmaz: Peter’la ben sürecin başından itibaren iletişim halindeydik, hatta bir konuda birbirimizi ikna ettiğimiz bir süreç de yaşadık. Oyunun orijinal metninde garson karakter Michael adında bir erkek. Peter için oldukça önemli bir karakterdi zira bundan on sene önce Hotel Sacher’de Karajan ve Bernstein’in karşılaştığı geceyi kendisine aktaran kişi bizzat Michael’dı. Oyunun finalinde Michael karakteri Karajan’ın batonunu alıyor ve bir orkestra şefi edasıyla oyuna noktayı koyuyor. Ben bu rolün bir kadın karakter tarafından oynanmasını arzu ettim. Müzik dünyasında elbette çok önemli kadın müzisyenler ve kadın orkestra şefleri var ancak erkek egemen bu dünyada kadınların var olması çok güç ve nadiren rastlanan bir durum. Düşünün Viyana orkestrasında yüz altmış sene sonra bir kadın orkestra şefine görev veriliyor. Karajan orkestrasında kadın müzisyen bile bulundurmuyor; “regl olur, hamile kalır, sevgilisinden ayrılır, ben bununla uğraşamam” diyerek ket vuruyor. Bizim taraftan çok mutlu eden bir gelişme yaşandı, İstanbul’daki Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası’na Nil Venditti daimi şef olarak atandı. Ben de bunlardan etkilenerek oyunumuzun finalinde batonun bir kadının elinde kalmasını uygun gördüm. Bir kadın yönetmen olarak, bu topraklardan bir kadın olarak bu değişikliği Peter’a önerme kararı aldım. Başta biraz tereddüt etse de kendisine gerekçelerimi sunduğum zaman fikri çok beğendi ve kabul etti. Peter sürecin başından beri her detaydan haberdar olsa da çalıştığı insanları sıkan ya da direktiflerle boğan bir yazar değil. Kendisi de zaten yazarın bir noktada metni uyarlayanlara teslim etmesinin gerekliliğine inanıyor. Prömiyer öncesinde İstanbul’a geldi ve Okan Bey’in ezber provasını izledi. Metnine o kadar hakim ki dilimizi bilmemesine rağmen diyaloğa ekleme yaptığımız bir bölüme denk gelince hemen neyin eklendiğini sordu. Peter bu metin için müthiş özverili bir çalışma süreci geçirmiş. Metni kaleme aldıktan sonra Vernstein ve Karajan ailelerine gönderiyor, ardından şeflerle çalışan müzisyenleri de sürece dahil ediyor ve onlara da metni gönderiyor ve kendilerinden replikleri düzeltmek adına notlar talep ediyor. Neredeyse tüm metin bu geri dönüşlerle defalarca kez elden geçirilerek son halini alıyor. Sonrasında metni kendi erkek kardeşine ve onun iş arkadaşlarına okuyor. Ekonomi alanında çalışan, müzikten hiç anlamayan hatta klasik müzikten hoşlanmayan bir kitleye karşı metnini sınıyor ve müthiş tepkiler alıyor. Metnin üzerinde bu kadar yoğun bir çalışma süreci geçirdiği için her detayına vakıf. Sevin Hanım’ın çevirisi de muazzamdı. İzledikten sonra bize “Oyunun Amerikan uyarlamasında yapılan reji, yönetmenin hayal dünyasından doğan bir yorumdu. Ben yazdığım oyunu sizin rejinizle sahnede gördüm” dedi. Bu bizim için müthiş bir iltifat.
Teşekkürlerimizle: Orkun Tunç, Pınar Yüzbaşıgil
DEVLERİN SAVAŞI HAKKINDA:
“Devlerin Savaşı” Oyun Takvimini İncelemek İçin Tıklayın
Peter Danish’in kaleme aldığı, Sevin Okyay’ın Türkçeye çevirdiği ve Türkiye’de ilk kez sahnelenecek olan “Devlerin Savaşı”, müzik tarihinin iki efsane ismini tiyatro sahnesine taşıyor.
Oyun, müziğin iki dev ismi, 20. yüzyılın en büyük orkestra şeflerinden Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan’ın yarım asrı aşan rekabetini merkezine alıyor. Etkileri müziğin çok ötesine uzanan bu iki figür; sanat, siyaset, popüler kültür ve ideolojiler üzerinden şekillenen sert bir karşıtlığın simgesi olarak sahnede buluşuyor.
Yarım asırlık düşmanlığın ardından, Viyana’daki efsanevi Sacher Otel’in barında geçen bu karşılaşma; iki dev ismin geçmişle, birbirleriyle ve kendileriyle yüzleştiği tek gecelik bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Bu gece, ikisi için de son şans.
Gerçek olaylardan esinlenen “Devlerin Savaşı”, son bir kadeh eşliğinde; müzikleri ve hayatları üzerinden birbirini anlamaya çalışan iki ustanın ilham verici konuşmalarına ve kırılgan dünyalarına tanıklık etmemizi sağlıyor. Oyun boyunca izleyiciler, bu iki büyük şefin klasik müzik tarihine damga vurmuş kayıtlarını da kısacık anlarla dinleme fırsatı buluyor.
Sanat dünyasında cesaret ile disiplinin, Avrupa ile Amerika’nın, içgüdü ile kuralcılığın çarpışması gibi okunabilecek bu karşılaşma; büyük egoların ardındaki insani, kırılgan yüzü de görünür kılıyor. “Devlerin Savaşı”, tiyatro severleri yalnızca bir rekabeti değil, iki büyük sanatçının iç dünyasını izlemeye davet ediyor.
DEVLERİN SAVAŞI – KÜNYE
Yazan: Peter Danish
Çeviren: Sevin Okyay
Yönetmen: Nihal Usanmaz
Oyuncular:
Okan Bayülgen
Celal Kadri Kınoğlu
Nihal Usanmaz
Kostüm & Dekor Tasarımı: İnci Kangal Özgür
Müzik Düzenleme: Murat Tükenmez – Kemal Alpan
Saç & Makyaj Tasarımı: Hülya Tüzün
Afiş Fotoğraf: Muhsin Akgün
Afiş Tasarım: Berkcan Okar
Yapım Sorumlusu / Reji Asistanı: Dilay Yıldız – Ferdi Taşkın
Sanat Yönetmeni: Okan Bayülgen
Yapım: Kabare Dada & ONKContent
Süre: 85 dakika / 2 perde
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






Yorumlar kapatıldı.