İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Menel Hüzmeli: “Acı, belki de üretimi büyüten bir şey… Kimi zaman yakar, kimi zaman dönüştürür.”

500 bin parçalık “Cennetin Hediyesi – Zeytin Ağacı” eseriyle tanınan, Türkiye’nin ilk üç boyutlu mozaik sanatçısı Menel Hüzmeli, sanat dünyasında fark yaratan isimlerden biri. Hüzmeli, şimdi İstanbul’daki ilk sergisiyle sanatseverlerin karşısına çıkıyor. İVA Sanat tarafından, Hayat Holding ve Hayat Finans’ın sponsorluğunda düzenlenen “Sanatta Hayat Var” temalı 2. Karma Sergi, 7–19 Ekim tarihleri arasında Ortaköy Hüsrev Kethüda Hamamı’nda görülebiliyor.
Biz de bu özel sergi öncesinde Menel Hüzmeli ile sanat yolculuğunu, yaşadığı zorlu süreci ve mozaik sanatına kattığı yeniliklere dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çocukluk yıllarınızı Kuzey Afrika’da geçirdiniz. Neler hatırlıyorsunuz o coğrafyaya dair?

Yaklaşık yedi yaşına kadar, babamın mesleği dolayısıyla Kuzey Afrika’nın farklı ülkelerinde bulunduk. O topraklar, çocukluğumun sıcak nefesidir benim için. Adımı da orada, Kuzey Afrika’da yaşayan bir kadın öğretmen vermiş. Fars kökenli bir ad bu; anlamı “cihanı ruhuna sığdıran ama cihana sığmayan.” Belki
de o anlam, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım o genişlik duygusunun kaynağıdır. Annemin sımsıcak kucağı, babamın ilgisi, sevgisi, amcalarımın varlığı… Hep birlikteydik, birlikte çalışırdık. Türk mutfağını o topraklara taşımıştık; yemek kokularına, kahkahalara ve dostluğa karışmış bir yaşam vardı. Bir sevgi yumağıydık adeta. Kuzey Afrika dendiğinde hâlâ yüzümde bir tebessüm belirir. Sıcak bir güneş, tertemiz bir coğrafya, saygılı ve samimi insanlar gelir aklıma. O günler, hem kalbimde hem sanatımda hep parlayan bir ışık olarak kaldı.

    Çocuk yaşta başlayan sanat yolculuğunuzda, klasik mozaiklerden üç boyutlu form arayışına uzanan süreci bize nasıl anlatırsınız? Bu geçişte sizi en çok etkileyen şey neydi?
    Sanat yolculuğumun ilk kıvılcımı, 12 yaşında yaptığım bir gezi sırasında başladı. O gün, kalabalığın arasında bir kadın silueti gördüm. Yüzü zarifti, gözleri ise sanki başka bir âleme açılıyordu. O bakışta öyle bir derinlik vardı ki… Hayatım boyunca unutamadım. Belki de o kadın, benim ilk eserimdi — henüz taşla değil ama kalbimle yaptığım bir eser. O zamanlar mozaikin ne olduğunu bilmezdim. Ama içimde bir şey beni taşlara yönlendirdi. Taşları yan yana koymaya başladım, anlamını bilmeden bir ritüel gibi dizdim. Zaman geçtikçe, mozaik kelimesinin varlığını duydum; atölyelere gitmeye başladım, ustaları izledim, taşın nasıl konuştuğunu, rengin nasıl duyguya dönüştüğünü öğrendim. Önce klasik mozaiğin desenlerini çalıştım. Antakya Mozaik Cenneti. Her türlü antik dönem mozaik eserlerini çalıştım. Karakalem çalışmalarım beni kendi mozaik desenlerime itti. Zaman içinde kendi tasarımlarım, desenlerim, modellerim şekillendi. Çalışmalarım özgünleşti. Üç boyutlu çalışmalara geçiş hikâyem ise çok kişisel bir andan doğdu. Oğlumun zor bir dönemindeydi… Onu mutlu etmek istedim.
    Doğum günü hediyesi olarak, arkasında bir kadın silueti duran siyah bir güvercin yaptım.
    O güvercin, benim ilk üç boyutlu tasarımımdır.

      Sizi özellikle 500 bin parçalık “Cennetin Hediyesi – Zeytin Ağacı” adlı eserinizle tanıyoruz. Bu çalışmayı yaratma sürecinizde sizi en çok zorlayan ama aynı zamanda dönüştüren an neydi?

        Zeytin ağacının tasarım süreci benim için çok sancılıydı. Nasıl yapacağımı, nereden başlayacağımı bilemeden dört beş ay geçti. Bir gün, öğle uykusuna daldığımda, rüyamda gördüm süreci.
        O rüyayla başladım yapmaya. Ama kimse inanmıyordu. “Sen deli misin, ne yapıyorsun?” dediler.
        Ağır sözler duydum, çoğu zaman gözyaşları içinde çalıştım. Bazen ağlaya ağlaya, bazen sessizce devam ettim. Benim için zeytin ağacı, sadece bir ağaç değildi. Antakya’nın sembolüydü; güzelliğin, kardeşliğin, birliğin, dirliğin sembolü. Kökleriyle toprağa tutunan, fırtınalara rağmen ayakta kalan, her şeye rağmen meyve veren bir ölümsüzlük simgesiydi. Ben o ağacı yaparken aslında Antakya’yı anlatıyordum. Kaybettiklerimizi, ama aynı zamanda yeniden filizlenme gücümüzü. Taşları yontmak çok zordu. Ellerimle birlikte bileklerim de yoruldu; defalarca sakatlandım. Kısa aralar vermek
        zorunda kaldım ama hep geri döndüm.Her dönüşümde biraz daha inandım. Tane tane, sabırla, sevgiyle devam ettim. Eser yükseldikçe insanların yüzündeki şaşkınlık büyüdü. “Bu nasıl mümkün olabilir?” diyen bakışlar… Ben ise sadece taşlarla konuşuyordum, onlara hayat veriyordum. Sanatıma âşık bir hâlde, sessiz bir inançla çalıştım. Ve bir gün, zeytin ağacı tamamlandığında, sanki ben değil de başka bir güç yapmış gibiydi. Bugün bile ona bakınca şaşkınlıkla izliyorum. Belki de gerçekten, o ağaç beni aştı.

        6 Şubat Depremi sonrası hem fiziksel hem duygusal olarak büyük bir yıkım yaşadınız. Bu dönemin sanatsal üretiminize, özellikle de “hayata tutunma” temasıyla ilişkili işlerinize nasıl bir etkisi oldu?
        Büyük bir etkisi oldu, diyebilirim. Sanatıma sımsıkı sarıldım — çünkü o olmasaydı, aklımı kaybetmenin eşiğine gelmiştim. Kayıplarım çok fazlaydı. Hayatımdaki birçok insan artık yok… Dostlarım, öğrencilerim, geniş ailemden akrabalarım — hepsini toprağa verdim. Koca bir dünya sustu içimde.
        Ama taşlar susmadı. Antidepresan kullanmayı reddettim, çünkü benim ilacım zaten taşlardı. Yaşayan,
        nefes alan taşlar. Onlara dokunmak, yontmak, bir eser haline getirmek… Bu benim terapimdi. Taşlar bana konuştu, ben onlara sığındım. Çok çalıştım, az uyudum. Ama üretimim arttı. Acı, belki de üretimi büyüten bir şey… Kimi zaman yakar, kimi zaman dönüştürür. Ben sanatımla iyileştim, sanatımla iyileştirdim. Depremden sonra birçok eser yaptım. Her birine baktığımda Antakya’nın ruhunu, kayıplarımı, sevdiklerimi görüyorum. Hepsi taşların içinde yaşıyor artık — sessiz, ama var.

          “Sanatta Hayat Var” sergisi, dayanıklılık ve yeniden doğuş temasıyla öne çıkıyor. Sizce sanat, bireysel ve toplumsal anlamda iyileşme süreçlerinde nasıl bir rol üstleniyor?

            “Sanatta hayat var, yeniden doğuştur.” Bu cümle tam olarak beni ve sanatımı anlatıyor aslında. Çünkü ben taşlarla nefes alıyorum, taşlarla yeniden var oluyorum. Gerçekten de sanatta hayat var; yaşamın kendisi, nefes, umut, gelecek var. Her bir eserimde, özellikle de zeytin ağaçlarımda, yeniden dirilişi işliyorum. Tıpkı toprağa düşüp yeniden filizlenen bir zeytin tanesi gibi… Sanat, benim için sadece üretim değil; yeniden var olma biçimi. Her taşın içinde bir kalp atışı var. Her desenin ardında bir nefes, bir dua gizli. O yüzden diyorum ki: Sanatta hayat var, diriliş var. Çünkü sanat, yoktan var etmenin değil, var olanı yeniden yaşatmanın adıdır.

            Şu ara ülkemizde sizi heyecanlandıran ve “görülmeli” dediğiniz hangi sergi var?

              Ahmet Güneştekin – “Kayıp Alfabe” Sergisinin görülmesini çok isterdim. Sergi tamamlandı ve hatta bir kısmı şu anda Roma’da sergileniyor. İstanbul’da yaşamadığımdan Şubat ayında sadece bu sergi için İstanbul’a geldim. Şu an süregelen Bienali gezmelerini herkese tavsiye ederim. Chiharu Shiota’nın Dünyalar Arasında sergisi de kaçırılmaması gereken bir sergi.

              ⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

              E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

              ×