Gazeteci ve yazar Zeynep Oral’ın öykü kitabı “Yaz Yüreğim Yaz”, İnkılâp Kitabevi etiketiyle okurlarla buluştu. Kitap, kadınların görünmez kılınan hayatlarını, özgürlük mücadelelerini ve susturulmuş seslerini güçlü öyküler aracılığıyla gün yüzüne çıkarıyor.
Tiyatro eleştirmeni, gazeteci, köşe yazarı, yazı işleri müdürü olarak çalışmış olan, 1972’de kurucular arasında bulunduğu Milliyet Sanat dergisini 30 yıl kadar yöneten; Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, Nâzım Hikmet Vakfı, KA-DER, Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği, WINPEACE (Türkiye-Yunanistan Kadın Barış Girişimi) gibi sivil toplum örgütlerinin kurucularından olan ve halen PEN Yazarlar Derneği Türkiye Başkanı ve Cumhuriyet gazetesi yazarı olan Zeynep Hanım’la bir söyleşi yapmak elbette ki hem heyecan verici hem de çok büyük bir zevkti.
Söyleşimiz şimdi sizlerle.

“Yaz Yüreğim Yaz”ın İnkılâp Kitabevi’yle buluşma hikâyesi nasıl gelişti?
Bundan 2 yıl önce İnkilap Kitapevi, tüm kitaplarımı yeniden basmak isteyince doğrusu çok mutlu oldum. Hem çok köklü hem de seçimlerine hayran olduğum bir yayınevinden bu teklifi almak beni sevindirdi, gururlandırdı. İkisi dışında hepsinin haklarını onlara verdim. İki “çok satanı” (“Kadın Olmak” ve “Leyla Gencer:Tutkunun Romanı”) vefa borcum nedeniyle Cumhuriyet’e bıraktım. İnkilap “O Güzel İnsanlar”, “O Büyülü İnsanlar” , “O Çılgın İnsanlar” üçlemesi ve “Anadolu’da Bir Devrimci Prenses”’ten sonra şimdi de “Yaz Yüreğim Yaz”ı yayınladı. Bu sonuncusu iki bölümden oluşuyor. Bir bölümü 12 Eylül’de yazmış olduğum öykülerin yenilenmiş hali. Bir bölümü de yeni yazılmış minimalist , her biri bir ya da iki sayfada farklı kadınların gerçeklerini, yaşadıklarını, düşlerini, düşüşlerini anlatan öyküler…
Gazetecilik tanıklık eder, edebiyat dönüştürür. Siz kendi tanıklıklarınızı öyküye taşırken neleri değiştirmemeye özellikle dikkat ettiniz?
Bence gazetecilik de, edebiyat da hep tanıklık eder hem de dönüştürür… Ben kendimi edebiyatçıdan çok gazeteci olarak tanımlıyorum. Her ikisinde de çıkış noktam sorumluluk duygusu, sorumluluk tutkusu… “Bunu herkes bilsin! Bunu herkes bilmeli” tutkusu. Bu ülke benim ise (ki öyle!); bu olağanüstü, muhteşem, harikulade ülkede yaşıyorsam; nimetlerinden yararlanıyorsam, tüm yanlışlardan da, haksızlıklardan da ben sorumluyum duygusu ve tutkusu.
Edebiyat da, gazetecilik de tek başına bir şeyi değiştirmez ama; dönüştürecek, değiştirecek okuru, kamuoyunu yaratır…
Öykülerinizdeki kadın karakterlerin bir kısmı yaşanmışlıklardan, bir kısmı gözlemlerinizden geliyor. Bu kadınları yazarken en çok hangi duyguyu yeniden yaşadınız?
Çok güzel ama zor bir soru… Doğrusu çok farklı duygular arasında gidip geldim. Kiminde çok gülüp eğlendim, kiminde içim çok çok acıdı, kiminde gözyaşlarımı tutamadım…Her kitabım yayınlandıktan sonra yaptığım gibi, “ah şunu şöyle değil de böyle yazsaydım; bunu daha iyi yazabilirdim” gibilerinden homurdanmaya başladım…
Kitapta yasaklar, korku ve baskılar karşısında direnen karakterler var. Sizce edebiyatın “hafıza mekânı” olma gücü, gazetecilikten nasıl farklılaşıyor?
Eskiden edebiyat kalıcı, gazetecilik geçici derdik… Ancak internet çıktığından beri durum biraz farklı… Gazete yazılarınız da internette kalıyor. Kimi zaman okurlar bana yıllar önce yazmış olduğum bir yazıyı bulup yolluyorlar. Yazdığımı bile unuttuğum hatırlamadığım , beni şaşırtan yazılar… Hoşuma gitmiyor değil doğrusu… Ama benim kalıcılık gibi bir derdim hiç yok, hiç olmadı… Öte yandan belleksiz bir toplumda yaşadığımızın farkındayım. Güncel olaylarla oyalanıp, temeldeki sorunları görmeme gibi alışkanlığımız var… Elbet ki edebiyatın “hafıza mekanı” olması, yaratması çoook çok daha güçlü.

Günlük köşe yazılarında hız ve güncellik baskısı var; öyküde ise derinleşme imkânı. Bu iki disiplinden hangisi sizin için daha “zor”, hangisi daha özgür?
Gazetecilikte zamanla yarışıyorsunuz ve size ayrılan yerle kısıtlısınız. Edebiyatta elbet daha özgürsünüz… Gazetecilikte yatay bir yaygınlık; edebiyatta dikey bir derinlik egemen… İkisinin yöntemleri de çok farklı. Gazetecilikte kalabalıksınız. Edebiyatta çok yalnız… Gazetecilikte kısa öz, açık seçik en dolaysız anlatım biçimini seçerken; edebiyatta sözcüklerin, dilin büyüsüyle oynayabilirsiniz. Birinde hakikatin, ötekinde kurmaca bir anlatıda ustalığın peşindesiniz.
PEN Türkiye başkanı olarak ifade özgürlüğü gündeminin tam içindesiniz. Bu kitap, susturulan seslere alan açma niyetinizi nasıl sürdürüyor; PEN’deki deneyiminiz öykülerin tonu ve cesareti üzerinde nasıl bir iz bıraktı?
PEN, dünyada 150’yi aşkın merkezi olan uluslararası bir kuruluş. Edebiyatı yüceltmek, farklı kültürler arasında edebiyat aracılığıyla köprüler kurmak, sınırları kaldırmak gibi amaçlarımız dışında düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmak da başlıca görevimiz. İster dünyanın öbür ucunda ister burada, şimdi, yanı başımızda olsun. Eğer haksız yere tutuklanan, tehdit edilen, öldürülen bir tek yazar varsa, o ülkede hiçbir yazar özgür değildir! O nedenle tüm yasakların, baskıların takipçisiyiz… Ama PEN Başkanlığı gibi geçici bir görev üstlenmiş olmam, yazdıklarımı etkilemiyor. Tam tersine sırtıma daha çok iş, daha çok sorumluluk, daha çok emek yüklüyor…
Bir haberi/kişiyi öykü kahramanına dönüştürürken “mesafe”yi nasıl kurarsınız? Bu açıdan edebiyat mı, gazetecilik mi daha zor? Gazetecilikte harika insanlar tanıdınız, şanslısınız… Nasıl arkadaş oldunuz?
Mesleğimin en muhteşem yanlarından biri, belki de yalnızca uzaktan hayran olacağım insanları, daha yakından tanıma fırsatını ve olanağını bana vermiş olması… Uzun yıllar boyunca birbirinden değerli, yaratıcı insanlar tanıdım . Kimini daha çok, kimini daha az tanıdım. Kimi yaşam boyu en yakın arkadaşım, dostum oldu; kimi kısacık bir karşılaşmanın içine ömrüm boyunca beni terk etmeyecek bir anı armağan etti. “Mesafeyi” hep dürüst olmakla, güvenlerine ihanet etmemekle sağladım, Aliye Berger’le ya da Joan Baez’le arkadaş, dost olmam bence şansla değil, kişiliğimle ilgili diye düşünüyorum… Edebiyat; kişilerden, olaylardan etkilenseniz bile, önünde sonunda kurmacadır.
Kariyeriniz, Milliyet yılları (1968-2001) ve Milliyet Sanat’ı kurduğunuz (1972) dönemden bu yana , 2001’ den sonra da Cumhuriyet’te kültür-sanat yazınının dönüşümünü izledi. Müthiş bir kariyer. Bugün dönüp baktığınızda, kültür-sanat gazeteciliğini nasıl buluyorsunuz?
Çoook geniş kapsamlı bir soru bu. Günümüzde elinde “akıllı” telefonu olan herkes öyle ya da böyle “gazetecilik” yapabiliyor… Ya da yaptığını sanıyor. Kültür- sanat gazeteciliği mi? Bileşik kaplar misali: eğitim sistemimiz, ekonomimiz hukuk sistemimiz nasılsa o da öyle… Varsa yoksa popüler kültür.

Okur, kitabı kapattığında sizce hangi soruyla baş başa kalsın istiyorsunuz?
Bir değil, binlerce soruyla baş başa kalsın, sorularını çoğaltsın isterim…
Son olarak; sizin izinizden gitmek isteyen genç okurlara ve yazarlara ne söylersiniz?
Kimsenin izinden gitmeyip kendi seslerini bulsunlar dedikten sonra, şu birkaç noktayı vurgulardım:
Sevdikleri işi yapsınlar. Yapabileceklerinin en iyisini yapmaya çalışsınlar. Asla ben oldum, tamamım, harikayım duygusuna kapılmasınlar. Hayat her gün yaptığımız binlerce seçimden oluşuyor. Seçimlerini değer ölçülerinden ödün vermeden yapmaya çalışsınlar. Aslolan hayattır, vicdandır, unutmasınlar.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!





