Aşk ya da tutkular gerçekten doğası gereği akıldan yoksun, insanı savuran bir bela mıdır? Yoksa aksine insan yaşamına sebep veren, her güne hayat veren bir mucize midir?
Yazı: Cenk Erdem
Maalesef sosyal medyanın da etkisiyle her geçen gün artık kimsenin derinleşemediği, kimsenin kimseye ne aklını ne ilgisini veremediği bir dünyada herkes kendi hayatında savruluyor. Malum dijital olarak hızlandığımız ve aynı hızda kalben yalnızlaştığımız pandemi sonrasını adeta post- apokaliptik bir dönem gibi yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde tatsızlıklar, savaşlar, politika neşeyi kaçırırken aşkı da çoktan vurdular. Artık zihnimizi ve duygusal dünyamızı toparlamak çok zor. Hatta gerekirse onu da ChatGPT ya da Gemini’ya soracak kadar kendinden koptu ve akıyor herkes… Ölüler nehrine… Popüler anlatılar veya indirgemeci bilimsel yaklaşımlar hatta inanç dünyası dünyevi aşkı sıklıkla tek bir düzleme hapsederek onu mantığın tamamen devre dışı kaldığı, akıl ve iradeyle çatışan bedensel bir iştah ya da dürtüsel bir saçmalama olarak tanımlarken hala inanıyorum, aşk hayat verir. Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı olan insanın yükünü hafifletir. Aşk ya da tutkular gerçekten doğası gereği akıldan yoksun, insanı savuran bir bela mıdır? yoksa aksine insan yaşamına sebep veren, her güne hayat veren bir mucize midir?
Aşkı hisli şarkılarda yaşarken ya da literatürde okuyup sarılırken, bu aralar Thomas Dixon’ın “From Passions to Emotions: The Creation of a Secular Psychological Category” adlı çalışmasına da delirdim. Niye sürekli aşk kötüleniyor? Aşk kötü değil, insanlar kötü…Dixon, meşhur kitabında günümüzde evrensel ve ezeli kabul ettiğimiz duygu kavramının aslında 19. yüzyılın ilk yarısında İskoç zihin felsefesi, sekülerleşme ve doğa bilimlerinin etkisiyle icat edilmiş seküler bir şemsiye kategori olduğunu hatırlatıyor. Buraya kadar tamam, hatta duygular tarihi alanındaki hemen her çalışma bunlara değiniyor ve bu kitap duygular tarihinin de en temel kitaplarından sayılabilir. Dixon, duygu kavramının benimsenmesiyle birlikte, klasik felsefe ve ilahiyatın insan zihnini açıklarken başvurduğu iştahlar, tutkular, duygulanımlar ve ahlaki hisler gibi çok daha ayrışmış ve irade odaklı kavram setlerinin rafa kaldırıldığını söylüyor, bunu da anlayabilirim ancak iş aşka gelince illaki hakikate duyulan aşk, neden? Diyelim ki inançlı taraftan bir bakış açısı bu ancak Tasavvuf ve daha da eskisi Kabbalah mistisizmi de zaten yaradanın sureti olarak görmüyor mu insanı? Dünyevi aşk niye kötü olsun, Sezen Aksu’nun “Gel Kıyma” şarkısında söylediği gibi “Onların kendi hikayeleri yok, aşksız, yaşsız, hasarsız bir diyarda” … Kıymayalım aşka…
Dixon’ın tarihsel perspektifi, tutkular ve manevi duygulanımların son derece net bir çizgiyle ayrıldığını gösteriyor bize. İrade ve akılla tamamen uyumlu, ruhi dinginlikle seyreden sevgiyi inanca bağlıyor oysaki dünyevi bağlamda aşık olmak da bir meziyet. Herkes kendinden kolay vazgeçemez, herkes sevemez…
Aşk ve tutkuların insana hayat verme gücünü kimse yadsıyamaz. Üzüyor biliyorum, hepimizi üzüyor ama orada da aslında zaten üzülmeye ant içtiysek, kendimize olan eksik sevgimizle bizi en çok üzeni bulmak da üstümüze yok. İyi de bu aşkın kabahati değil ki? Düşünmek ve hissetmeyi birbirinden tamamen koparan soğuk bir akılcılık sizi sağlama alabilir ama sizi harekete geçirecek yaşama sevincini ve arzuyu veremez. İnsan bir sevgiliye, bir güzelliğe, sanata veya bir ideale aşkla bağlandığında hayatsızlıktan kurtulur.
E-BÜLTEN ABONELİĞİ
E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!






