İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sandığımız Gibi Olmayan Şeyler — Bölüm 1: İnanmak, Yanılmak ve Kendine Dönmek

Hazırlayan & Sunan: İlayda Özcan

Herkese merhaba, ben İlayda. Henüz belli olmayan aralıklarla sizlere aklıma gelen her konudan bahsedeceğim Sandığımız Gibi Olmayan Şeyler’e hoş geldiniz. Biraz ilişkilerden, biraz hayattan, insanlardan, kendimden, yeri geldiğinde kitaplardan ve filmlerden ama en çok sandığımız gibi olmayan şeylerden konuşacağım bu podcast serisinin ilk bölümüne, önce adının nereden geldiğini anlatarak başlamak istiyorum.

Bu isim, parlak bir fikirden çok, kendimle cebelleştiğim bir dönemden çıktı aslında. İnanmaya, sanmaya, umut etmeye çalışırken kendimi sürekli yanılırken bulduğum bir zaman diliminde… Ve kendi kendime sordum: Neden bu kadar inanmak istiyoruz?

Bizi yanıltan gerçekten inandığımız şeyler mi? Yoksa biz mi kendi iç sesimizin yarattığı bir yanılsamanın içine isteyerek giriyoruz? İşte Sandığımız Gibi Olmayan Şeyler tam bu sorgunun içinden çıktı.Biraz kırgın, biraz meraklı ama bir o kadar da farkındalık dolu bir yerden… Çünkü her yanılış, aslında bize kendimiz hakkında yeni bir şey öğretiyor ve belki de size de öğretir dedim. 

Sezen Aksu’nun “Anlatasım var elin adamına” dediği o satır vardır ya…
Benim de anlatasım var. Ama bir adama değil; hayata, kendime, belki size. Çünkü yazmak, konuşmak ve paylaşmak bazen insana iyi geliyor.

Belki dinlerken içinizden “Evet, ben de bunu yaşadım,” dersiniz — bilmiyorum. Ama en azından paylaştığımız bir alan oluşur. Ve tabii, bir adama değil dedim ama herkes gibi benim de sesimi içinizden birine daha çok duyurasım vardır, orası ayrı.

Bu ilk bölümün konusu aslında yavaş yavaş ortaya çıktı bile:

Neden inanıyoruz ve neden anlatma ihtiyacı duyuyoruz?

Benim cevabım şu: Sanırım inanmak, hayata tutunma biçimim. İnandığım bir şey varsa, orada bir anlam da vardır diye düşünüyorum. Birine güvenmek, bir olasılığa bağlanmak, bir ihtimali önemsemek… Hepsi aynı kökten geliyor. Bazen büyütüyor bizi, bazen olduğumuz yere çakılı bırakıyor.

Ama her inanç, her umut, her iyi niyet bir noktada sınanıyor.
Ve sınandığında sandığın gibi çıkmazsa geriye tuhaf bir boşluk kalıyor:
Peki, şimdi neye tutunacağım?”
Çünkü elinden kayan şey sadece bir insan ya da bir fikir değil; bazen kendi anlamın oluyor. Bazen insanlar, bazen ilişkiler, bazen kendi planların…
Hiçbiri sandığın gibi olmuyor.
Ama bu fark edişin içinde bir özgürlük de var bence.

Çünkü o an anlıyorsun ki, evet, ben yanıldım ama en azından yanılabilme özgürlüğüm var.
Yanılabilmek, aslında hâlâ inanmaya cesaret edebilmek demek.
İnancın tamamen bitmediğinin, içindeki merakın ve umudun hâlâ yaşadığının kanıtı.
Yani evet, yanılıyoruz, ama bir bakıma da bu yanılmalar sayesinde değişiyoruz.

Sezen’in aynı şarkıda söylediği bir cümle var:
Acıyasım var kendime çok.”
Hepsi birbiriyle çok alakalı.
Kısır döngüde gibiyiz: inanıyoruz, aldanıyoruz, sonra kendimize acıyoruz.
Ama o acıma hissi, aslında pişmanlıktan çok farkındalık gibi.
Bir tür içsel tokat.
“Demek ki o kadar da güçlü değilmişim” dediğin an.
Ama işin güzelliği şu: o an güçsüz hissetsen bile, aslında o fark edişin içinde güçleniyorsun.
Çünkü artık gözün açılıyor.
Artık aynı şeye, aynı şekilde inanmıyorsun.
Ve bu, büyümenin başka bir biçimi.

İnandığımız şeyler yıkıldığında, onlarla birlikte kurduğumuz küçük dünya da yıkılıyor. Bir köşede, kendi kendimize “Ben bunu nasıl göremedim?” derken buluyoruz kendimizi.
Ama mesele yanılmakta değil.
İnanmakta da değil.
Hatta kendimize acımakta da değil.
Mesele orada kalmakta.

Çünkü gerçekten düşündüğümüzde o kadar trajik bir şey değil bu.
Bazı şeyler sandığımız gibi değil, evet.
Ama bazıları da sandığımızdan daha iyi.

Yanıldığımız şeyler de bize bir yol açıyor aslında.
Bir filtre gibi çalışıyor:
Kimleri, neleri, hangi duyguları yeniden seçmek istediğimizi gösteriyor. Ve bazen yanıldığımız şeyler, bizi tam olarak olmamız gereken yere götürüyor.

Belki işte o yüzden bu podcast benim için sadece bir program değil; bir hatırlatma.
İç sesimin bana sürekli söylediği bir cümle gibi:
Her şey sandığın gibi değil — ama bu kötü bir şey değil.”

Eğer her şey tam da sandığımız gibi olsaydı, hiçbir sürpriz, merak ya da “ya belki” ihtimali kalmazdı. Ve biz bence hep o ihtimaller için yaşıyoruz.
Bir şeylerin değişebilme, dönüşebilme, bizi şaşırtabilme ihtimali için.

Bu yüzden inanmak hâlâ güzel bir şey.
Ama artık daha farkında, daha temkinli bir yerden inanıyorum.
Bir şey sandığım gibi çıkmadığında artık yıkılmıyorum;
“Tamam, demek ki başka bir ihtimal daha varmış,” diyorum.

Ve o ihtimali keşfetmeye başlıyorum.

Belki siz de ilk bölümü dinledikten sonra kendi “sandığımız gibi olmayan” hikâyelerinizi düşünürsünüz.
Kime, neye inanmıştınız?
Sonra ne değişti?
Size ne öğretti?

Eminim herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır.
Ve bir gün siz de “Anlatasım var elin adamına,” dersiniz.
O zaman bilin ki hepimiz aynı yerlerden geçiyoruz.

Ben İlayda.
Bu yazı da Sandığımız Gibi Olmayan Şeylerin ilk bölümündendi.
Biraz anlatmak, biraz anlamak, biraz da yeniden inanmayı denemek için buradaydım.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

🎧 Bu yazının sesli versiyonunu dinlemek isterseniz:

⁠E-BÜLTEN ABONELİĞİ

E-Bülten aboneliğiyle en güncel haberler e-posta kutunuzda!

×